demir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2016 Çarşamba

Ayna ayna söyle bana!


Yapmak isteyip de ertelemekten yapamadıkları insanın peşini nasıl da bırakmıyor değil mi? Buraya yazacak o kadar çok şey var ki. Bana mucize gibi gelen, unutulmasın istediğim bir diyalog, bazen tek bir kelime, Demir'in bir bakışı, uykuda sayıklarken söyledikleri, attığı kahkahalar, çocuğumu artık daha iyi tanıdığım gerçeği, istediği bir şey olunca utanması mesela, ve mutlu olmak yerine böyle utandığında ağlaması. Bunu Erman'la benden başka kimsenin anlamaması(E çocuk basket atmış, insanlar alkışlamış, neden ağlıyor muallak tabi). Çok çok çok konuşması. Günde defalarca "Neden?" sorusu cevaplamamın vahameti ve aynı zamanda muhteşemliği. Her gece anlattığımız masalların sonunda, çocuğun artık kendi kendine masal anlatmaya başlaması. Her gün okul istemesi. Doğum günü pastasını cevizli, sütlü ve yoğurtlu tercih etmesi:)(Şükür bu senede şeker hamuru figürlü pasta siparişi vermek zorunda değiliz). İngilizce sayarken six demeyi, türkçe sayarken 4'ü atlaması. İngilizce sayarken elevenda, türkçe sayarken yirmide durması. Herşeyi renklere göre hafızaya atması. Çevredeki bütün parkları salıncak renklerine göre kafada kodlaması ve her parkta diğer salıncaklar boş olsa bile illa favori rengindeki salıncağın boşalmasını beklemesi. Geçen yaz denizde birlikte oynadığı kızın büyük yeşil ve küçük sarı iki ördeğinin olduğunu hatırlaması, hala büyükle yeterince oynayamadığı için hayıflanması filan. Yani bütün normal ve o çok özel şeyler. Demir'i Demir yapanlar. 
Bir annenin çocuğunu yetiştirirken, kazandırmak istediklerini ya da değiştirmek istediklerini en fazla örnek olarak başarabileceğini anlaması çok acıklı geliyor bana. Her şeye çok hakimiz gibi geliyor cahil zamanlarımızda. Sürekli konuşuyoruz, doğruları, yanlışları, kuralları, sırayı, saati, düzeni, temizliği, kibarlığı, paylaşmayı, onu, bunu, şunu birer ahkam kesme makinasıymışız gibi anlatıyoruz ama çocuk yine en çok gördüğünü yapıyor ya. Dediklerimizi biz yapmıyorsak, kuru gürültüyle kafa şişirmekten başka bir iş başaramamış oluyoruz.
Ben bazen Demir'in bana tuttuğu aynada gördüklerimden çok korkuyorum. Sabırsızlığımdan. Yükselen sesimden. Aşkımın şiddetinden hatta. 
Hep aynı şeyi söyleyip duruyoruz ama bir çocuk sahibi olmak bir insanın başına gelebilecek en benzersiz tecrübe. Anne olan arkadaşlarımı her gördüğümde, hele de doğumun hemen sonraki döneminde, hep aynı şeyi hissediyorum. Hem eskisinden güçlü, hem de korumak zorunda kaldığı muhteşem bir hazineye sahip olduğu için endişeli. O endişeyi görünce hep ağlayasım geliyor. Açıkta bir yaramız var da, biri basmasın diye aklımızı oynatacakmışız gibi geliyor.




2 Şubat 2016 Salı

Tuzak mı o?



Tam da o hatayı yaparken, ama farkında değilken birden dank ediyormuş demek ki gerçekler insanın kafasına.  Bugün Demir’le parktan dönerken, aslından pratikte pek dönebiliyoruz denemezken, 5 dakikalık yolun, yarısını 20 dakikada alamamışken dank etti bana da bir şeyler. Baya dan! diye dank etti inanın.
Çocukları bilirsiniz. Aslında küçük çocuklardan bahsediyorum, daha spesifik olucam, 1.5-3.5 yaş aralığındaki çocuklar diyelim. Terrible two&küçük ergen diye etiketlediğimiz, huysuz, uzlaşmayan, söz dinlemeyen, kuralları sallamayan, bizi yoran, inatlaşan o minnoş çocuklarımızdan.  İşte onlardan biri olan güzel oğlumla bugün parktan dönmeye çalışırken ve sanki bir saat 45 dakika parkta oynamamışız gibi, Demir yolda bulduğu salyangozları kaldırıma dizip, bulduğu bir taşla ağaçtan düşen tohumları tek tek ezip(bu sırada kendi kendine o çatpat konuşmasıyla bir şeyler anlatıp), sonra yol kenarında bulduğu kum birikintisine az önce kullandığı taş parçasıyla giriş yapıp “mu menim iş met(iş makinam) anne men yol baptım” diyerek inşaat işine hızlı bir geçiş yapması sırasında bir ara geçen hafta denk geldiğim birkaç yazıyı ve bana hissettirdiklerini hatırladım. Yaklaşık 3.5 yaşından sonra çocukların daha uzlaşmacı, daha söz dinler, daha uysal, işbirlikçi olduğuna dair paylaşımlardı. Az kaldı dayanın diyordu yorgun, çaresiz annelere, evcilleşecek çocuğunuz, akıllanacak. Demir’i parka, okula, sonra arkadaşlarıyla döner yemeye, sonra tekrar parka götürdüğüm, ve son parkta oyuncak kavgasından sonra ağlayıp, sonra öksürüp sonra da az önce yediği dönerle birlikte sabahki kahvaltıdan portakalları filan da kusup parkın ortasına bıraktığı bir gündü. Bu kadar detay verdim çünkü o satırları duymaya ihtiyacım vardı inanın istiyorum. Her neyse o paylaşımları beğendim, arkadaşlarımı etiketledim, umutlandım.
Ama işte bugün, benim koşturarak gitmek istediğim o yolu, Demir usul usul, koklayarak, dokunarak, severek, konuşarak, durup bakıp görüp, biraz devam edip yine durarak yürürken ve ben kendimi engelleme çalışmama rağmen 3 dakikada bir “hadi” lerle çocuğumu darlarken birden dedim ki iyi ki sallamıyor benim şu sevimsiz “hadi”lerimi. İyi ki o mavi çiçeği buldu, kara hindibayı koparıp, anne bak baba hindiba dedi, o taşı önce çekiç sonra iş makinası yaptı, ezilmesinler diye salyangozları kenara taşıdı, mırıl mırıl mırıldandı, anne bak dedi gülümseyerek defalarca. İyi ki birkaç hadi den sonra o kaldırıma oturup, Demir’in etrafa kum tozlarını saçmasını keyif alarak izlemeyi başardım. 3.5’tan sonra ne olacak? Ben o yolda Demir’e hadi dediğimde, bugün yaptığı gibi beni duymazlıktan gelmek yerine usluca elimi tutup “tamam anne“ mi diyecek. 5 dakikalık yolu 35 dakikada değil de 5 dakikada almayı becerecek miyiz? O yolun sonunda neye varacağız, neye yetişeceğiz? Don’t grow up, its’a trap derken atalar bunu mu diyorlardı. Keşke yaşadığımız hayat, hayatın bize öğrettikleri, annemizden ailemizden gördüklerimiz, ebeveynlikle ilgili bütün o ezbere ve işlevsiz bilgiler çocuklarımızı yontup budayıp sorgulamayan, görmeyen, koşturan ve bir yere de varamayan, tabiatın, ağacın, salyangozun, karınca yuvasının güzelliğini farkedemeyen, şöyle bir sakince durmayı başarıp hayatın müziğini dinlemeyi başaramayan “yetişkinlere” dönüştürmek üzere çalışmıyor olsaydı. Çocuklarımızdan öğrenip, onlara benzeyerek büyümeyi başarabilsek keşke. Büyük olmanın tanımını çocuklarımıza bakıp tekrar yazabilsek.


Not: Fotoğrafı haftasonu Urla’da çektik. Hadi demeyelim, hava güzel çocuk yağmur çizmeleriyle olsa da denize girsin mutlu olsun, kenara çekilip izleyelim dedik. Demir denize düştü:) 31 ocakta çocuğum denize düşüp donuna kadar ıslanıp, önce panikle biraz mızırdanıp sonra da bizimle birlikte gülmeye başladı. 2 gündür öksürüyor, burnu akıyor. O günkü denize düşme olayını suçlamak istemiyorum ama hadiler ve müdahelesiz oturmalar arasında bir orta yol bulmamız şart:)

14 Mart 2015 Cumartesi

22.5


Oğlum. Arkadaşım. Demir. 
 22 buçuk aylık oldun. Oğlum git dolaptan bir tane bez getir deyince bezini getiren, ben bulaşık makinasını boşaltırken tencere kapaklarını doğru dolaba plastik kapları doğru dolaba götüren, her akşam uyumadan önce aynı kitapları önce bana sonra babasına okutan, bana küstüğünde bile teselliyi benim kucağımda arayan gözümün nuru büyüdün.
 22 ay dediğin nerdeyse 24 ay demek. 2 yaş zaten bütün dillerde artık kesinkes bebek değil, çocuk demek. Tek parça tulumlar giydirip bacakları koltuktan aşağı sarkan küçük adamı emzirmeye devam ederek bebek kalmasını sağlayamayacağımı kabul etmem gerek. O kadar zor ki.Hem artık bu tek kelimelik muhabbetlerimizin cümlelere terfi etmesini istiyorum hem de sadece benim bu kadar iyi anladığım bu dilde konuşmaya devam etmeni. Hem meme meme diye diye yemek yemediğin için sana acaip kızıp hem de memeden kesmeden önceki son emzirmenin hüznünü filan hayal edip ağlamaklı oluyorum. Bazen durup dururken kollarını açıp boynuma sarılıyosun, elim acıdı filan deyince gelip cici cici yapıp öpüyosun, öğlen uykusundan uyandıktan sonra mutlaka battaniyene sarılıp bulut yastığınla salonda koltukta biraz çizgi film keyfi yapmak istiyosun, sabahları uyanıp bırt bırt sesleri çıkararak tuvalete gitmek istiyorsun. Boyaları, kitapları ve en çok tekerlekli her şeyi çok çok seviyorsun. Bu zamanlarında sürekli etrafında 2 yaş krizi denen bişeyden bahseden insanlar var. Erken iki yaş krizi, bitmeyen iki yaş krizi, niye ağlıyo iki yaş krizi mi, ah iki yaş krizi çok zor filan gibi. Bazen beni çok zorladığın doğru. Mesela evde okul okul diye tutturup seni okula götürdüğümde kapıdan girmemek için diretip ağladığında. Ama keç kere oldu sadece bir kere. Ya da kavanoz çekmecesini açma dememe rağmen inatla açıp köri kavanozunu döküp bütün evi günlerce köri kokutman gibi. Şimdi suç sende mi iki yaş krizinde mi o kavanozu ağzı tam kapalı bırakmayan bende mi? O an biraz kızmış olabilirim ama aslında çocuğum keşfetmeyi seven çevresine ilgi duyan bir çocuk diye alnından öpmeliydim belki seni. Her neyse sonuç olarak bir kriz filan atlattığını düşünmüyorum. Bunun adı iki yaş kriziyse inan 30 yaş krizi diye de bişi var ve kapris&trip sıklığına bakılırsa benim yaşadığım(ve yaşattığım)  seninkinden daha ağır. Büyüyorsun, değişiyorsun ne olması gerekiyorsa onu yaşıyorsun.Seninle büyümek, seninle yaşamak ve bir hayatı paylaşmak muhteşem. Seni tam da bu halinle, hala kucaklanabilir bu boyutunla, çarpık çurpuk konuşmanla, bebek olmamana rağmen devam eden süt kokunla, tek el havada o oturup kalkmalı dansınla ve diğer bütün her şeyinle aşırı aşırı ama aşırı seviyorum.
Bana "annem" deyip kalbimi eriten, burnumu titretenimsin.
Öpücükler ense köküne, sağ elinin işaret parmağının boğumdaki bene ve uykuda kapanmış kepenk kirpikli gözlerine geliyor bu akşam.
Hadi mucuk:*

5 Mayıs 2014 Pazartesi

"Biz"im Hikayemiz❤


Geçen sene bugün. Hamileliğimin 41. Haftası. Tam olarak 40+4. 38. Haftadan beri her an doğuracağım diye bekliyoruz. Herkesin gözü göbeğimde. Haftalardır vücudumu dinliyorum ama defalarca okuyup, dinlediğim hiçbir doğum sinyali yok. O kadar uzun zamandır bekliyormuşum gibi geliyor ki artık birkaç hafta önce düşündükçe tansiyonumun düştüğü, dizlerimin titrediği normal doğum gerçeği canımı bile sıkamıyor. Çılgınca ve hemen karnımdaki bebeğimi kucağıma almak istiyorum. Doktor tavsiyesi üzerine günde iki kez yarımşar saat yürütülüyorum. Hızıma yetişemeyen annem ve sevgilim sürekli nöbet değiştiriyor. 13. Kattaki evimize merdivenden çıkıp, merdivenden iniyorum. Dik ve mağrur ve hala inadına gökyüzüne uzanan göbeğime baktıkça bu yaptıklarımız çok saçma geliyor. Ama o kadar sabırsızım ki artık bütün çılgınlıkları yapmaya hazırım(şimdi aklımdan not: eninde sonunda doğuracağım, içimde kalmayacak minik yavrum, sakin!). O gece hıdırellez. Annem, yürüyüşlerden, o kadar merdiven inip çıkma sonucu hamlayan bacaklarıma inat hiç oralı olmayan göbeğimden umudu kesmiş, umudu Hıdıra bağlamış. Hepimizin eline kağıt kalem tutuşturup dileklerimizi çizmemizi istiyor. Tabi ki dilekler hep aynı. Kucaklarında Demir’le gülümseyen Funda, Erman. Gece yarısı anneler inip gül ağacına gömüyorlar dilekleri. 6 mayıs oldu artık. Biz de, bugün de doğuramadım diye yatmak için hazırlanıyoruz. 


Tuvalete gidiyorum ve bana aylar gibi gelen günlerdir beklediğim işaret. Nişan geliyor. Ağrısız ve düzenli kasılmalarım da var. Zaman tutuyoruz 9 dakikada bir. Ama hiç ağrı yok. O kadar mutluyum ki. Sonunda girdik o yola. Bir şekilde kucaklaşmamız artık çok yakın. Nişanın da bu sıklıktaki ağrısız kasılmaların da acil doğum belirtisi olmadığını biliyoruz ama sonunda bu noktaya gelmiş olmanın heyecanı ile doktoru arıyoruz. Vurun kafayı yatın diyor doktor. Hevesimiz kursağımızda ama gözler cin gibi yatıyoruz. Anneler heyecan yapmasın diye onlara bir şey söylemiyoruz. Birkaç saat kanama hafif de olsa devam edince yine dayanamayıp yine doktoru arıyoruz. Doktor istediğimiz zaman hastaneye geçebileceğimizi, sabah gelip kontrol edeceğini söylüyor. Anneleri kaldırdık. Çantamızı aldık. Pilates topunu bile aldık. Sabah 5te hastaneye geçtik. 
 Sancılar biraz daha şiddetlenmeye başlanmıştı artık. 8:30da doktor geldi. Açılma var mı kontrol etti. Yoktu. Açılma başlasın diye rahim ağzına ilaç koydu. Lavman yapıldı. Doktor gitti. Sancılar biraz daha şiddetlendi. Ama dayanılmayacak gibi değildi.NSTde sancı şiddetinin 70-80 civarını gösterdiği zamanlardı. Öğlen doktor tekrar geldi. Açılma başlamıştı. Sezin geldi. Sezin geldiğinde sancılardan canım yanıyordu. Çok çaktırmamaya çalışıyordum. Annemler geç gelsinler bizimle o kadar uzun hastanede beklemesinler istemiştik ama öğlen artık durdurulamaz olmuştu annem, hastaneye öğlen 1 gibi geldiler. Duş almak istedim. Banyoya girdim. Sancı geldiğinde zorlanıyordum ama duş iyi gelmişti. Çıktım, kurulandım. Artık doğum odasına geçmiştim.  14:00 de anestezist geldi. Epidural takıldı. Hiç hoşuma gitmedi o his. Belime bir metal kablo sokup bir an elektrik vermişler gibi. Ama ilaç verilmeye başlanmadı. İstemedim. Daha dayanabilirmişim gibi geldi. Ama eninde sonunda anestezi isteyeceğimi düşünüyordum. Kendimi hiç epiduralsiz doğum yapabilecek kadar cengaver hissetmedim(şimdiki aklım olsa kesin denerdim). 
 Sancılar gittikçe şiddetleniyordu. Sanırım o vakitten sonra hep nstye bağlıydım. Sancı şiddetinin 100-120 civarını gösterdiğini hatırlıyorum. Hala anestezi almamıştım ve zor olsa da dayanıyordum. Pek sesim çıkmıyordu. Ah belim filan diye inliyordum sessizce. 16:30da tekrar doktor geldi. Muayene sonrası açılmanın beklediğinden iyi olduğunu söyleyip baya keyiflendi. 6-7 cm açılma vardı.  Doktor neden hala epidural almaya başlamadın, boşuna acı çekiyosun dedi. Dayanıyorum, normal süreci çok etkilemesin istiyorum dedim. O sırada doktor gülümseyerek, ya ne gerek var gibi bişiler söyleyerek ilacı vermeye başladı. Ve sonra gitti sanırım. Sanırım, çünkü bende sonrası yok. Bayıldım. Baya baya bayıldım. Gözüm karardı. Yatakta yattığım için düşmedim ama olduğum yerde karanlık ve sessizlik içinde yalnız kaldım. Ne kadar zaman sonra bilmiyorum gözümü açabildim biraz. 16:30a kadar telefonuma saat saat neler olduğunu not almışım. O saatten sonrası yok. Annem, Erman, hemşire başımda. Herkes bembeyaz. Sancılar durmuş. NSTde tık yok. Herkes korkak, panik halde. Bişeyler duyuyorum ama hayal gibi. Anestezist gelmiş. Doktor da gelmiş sanırım. Tek net hatırladığım annemin yüzü. Çok çok korkmuş ama çaktırmıyor. Hala O an, O’nu o kadar korkuttuğum için kendimi çok mutsuz hissediyorum. 
 Resmen epidural doğumu durdurmuş. İlaç fazla geldi, kalıbına güvendik, suni sancı gibi gerçek olmamasını umduğum bölük pörçük şeyler duyuyorum. Çok yorgunum, hatta kendimde bile değilim ama neden bilmiyorum hiç mutsuz değilim o an. Ne olursa olsun az kaldı, kucaklaşacağız diyorum. Bir yolunu bulacak, oğlum içimden çıkacak. Daha önceden suni sancı istemiyorum diye ısrar etmeme rağmen, hali hazırda elimizde olan benim güzel ve doğal sancılarım verilen epiduralle yerleyeksan olduğundan bana haber bile verilmeden suni sancı verilmeye başlanıyor. Bu ne diyorum. Neyseki cevap veriyorlar. Biraz sonra tekrar sancılar başlıyor. Ama öncekilerden çok daha acılı, çok daha yoğun. Yine de mutluyum. Az kaldı, biraz daha dayanacağım, oğlumu kucağıma alacağım. Bu kez de bu sancılara dayanayım diye tekrar anestezi vermeye başlıyorlar. Bu kez yavaş yavaş tabi. Tam hatırlayamıyorum değerleri ama ilk seferde birden 30 birim verdiyse, bu kez 5, 10, 15 diye yavaş yavaş artırarak veriyorlar.  Saatini hatırlamıyorum ama yavaş yavaş baskıyı hissetmeye başlıyorum ve ıkınmak istiyorum.
 Kollarımdan tutup beni yürütüyorlar. Sancılar şiddetleniyor şiddetleniyor. Belimin çok çok ağrıdığını hissediyorum. Ama sanırım sancılar arasından biraz uyukluyorum. Saat 8 gibi açıklık 10 cm oluyor. Ama doktorun biraz mutsuz olduğunu hissediyorum. Ikınmama izin vermiyor. Ben ıkındıkça Demir’in kalp atışlarının yavaşladığını söylüyor. Ve bunu duyduktan sonra ben kendimi çılgınca kasıp ıkınmamaya çalışıyorum. Doktor muayenede demirin saçlarına dokunduğunu ama yeterince aşağı inmediğini söylüyor. O an ve aslında hala 10 cm açıklıkta, saçlarına dokunulan bebeğimin daha ne kadar aşağı inmesi gerektiğini anlayamıyorum. O kadar yorgunum ki artık. Bir kez de yorgunluktan bayılmadan oğlumu kucaklamak istiyorum. Ben 10 cm açıklıkta tam 3 saat, biraz yürüyüp, biraz inleyip, biraz kusarak bekliyorum. 
O 3 saat nasıl geçti hala hiç bilmiyorum. Sonra doktor 11 gibi yanıma gelip ben daha fazla risk almak istemiyorum sezeryan yapalım diyor. İnanamıyorum. Sanki bana uğraşalım dese o yorgunluğa rağmen 24 saat daha uğraşmalıymışım gibi hissediyorum. Ama o halde, o kadar ilaca maruz kalmış, saatlerdir doğum sancısı çekmiş ve bir kez ayılıp bayılmş bir 41 haftalık gebe olarak hayır ben alırım o riski devam da diyemiyorum. Ben kim risk almak kim o anda. Doktordan, anestezistten, o empati yoksunu hamile hemşireden bir an nefret ediyorum. Evde ebeyle doğursam daha iyiydi gibi bişiler düşünüyorum. Tamam diyorum tamam. Benim tamam demekten başka bir seçeneğim yok şu an. 
Anestezist hastanede olmadığı için onu bekliyoruz. Önlüğü giydiriyorlar, sedyeye yatırıyorlar. Bu ihtimali hiç düşünmemiştim. Sezeryan prosedürü ne, nerdeyse hiçbir fikrim yok. Ermanla birlikte o yeşil örtülerle kaplı beyaz ışıklı soğuk ameliyathaneye gidiyoruz. Bütün vücudumu silip, sallıyorlar. Hala bunu ne için yaptıklarını bilmiyorum. Açıp okumadım, kimseye sormadım. Unutmak istiyorum sanırım. Bana bir daha bu kez de sezeryan için anestezi veriyorlar. Önüme perdeyi çekiyorlar. O kadar yorgunum o kadar yorgunum ki.
 Sarhoş gibi sayıklıyorum. 



Allahım nolur oğlumun çıkışını görmeden uyuyakalmayayım. Anestezist benimle sürekli konuşup bir ara bana sakız çiğnetiyor. Sonra Ermana makine hazır mı filan gibi bişiler diyor ve ben O sırada, hiç o kadar çabuk beklemezken hayal gibi havada oğlumu görüyorum. Saat 23:46.
Görüntü hayal gibi ama ses sonuna kadar gerçek. O kadar çok ağlıyor ki. Sayıklıyorum o sırada resmen. İyi mi diyorum. Herşey tamam mı? Oğlum çıktı mı, aşkım nerdesin, allahım ne çabuk bitti. Oğlum. Oğlum, oğlum. 
Çocuk doktoru baya bişi anlatıyor orda bana hiçbirini hatırlamıyorum. Oğlumu temizleyip giydirip yanıma getiriyorlar, yanağıma dokunuyor ıslak, ılık yanağı. Susuyor. 
Oğlum.
 Merhaba. 
Çok yoruldun, özür dilerim.
Vücudumum hiçbir noktası üzerinde o kadar etkim yokki oğlumu öpmek için dudaklarımı zor uzatıyorum küçük suratına. Resmen sarhoşum. Resmen aşırı dozda tıbbi müdahale zehirlenmesi yaşıyorum. Demiri odaya götürüp, benim yorgun ve bitik bedenimi de temizleyip toparladıktan sonra beni de yanına çıkarıyorlar. Baygın ve çok mutluyum. Buruşuk, kıllı oğluma bakıp Allah’ım ne kadar tatlı diyorum. 


6 Mayıs. Hıdırellez. Hayatımın en zor, en yorucu, en benzersiz, en canımın burnumda,  en muhteşem günü.
Saatini birtakım tıbbi müdahalelerle biraz kaydırdık ama, 6 Mayıs küçük bebeğimin dünyaya gelmeyi seçtiği gün. Hıdırellezin bana hediyesi. Benim bahar bayramımın adı Demir.

1 yıl sonra bile bu yazıyı yazarken burnumun direği sızlıyor be okur. Tüm hamilelere bebeklerine sağlıkla, mutlulukla bir avazda kavuşmalarını dilerim. Tüm baba adaylarına kendilerini hiç çaresiz hissetmeyecekleri, tüm anane, babaanne, dedelere ve tüm doğumhane kapısı ardında bekleyenlere korku içinde değil mutlulukla bekleyecekleri bir doğum dilerim. Bu dünyanın en eşsiz ve en zor ve en muhteşem tecrübesi. 
Bunu yaşamadan ölmeyi hiç istemezdim. 
Teşekkürler Demir. 
Minik bebeğim. 
Doğum günümüz kutlu olsun.