8 Aralık 2013 Pazar

7. ay



Demir 7 aylık oldu. 
"Bir yaş" a daha yakınız artık. 
Sanırım Demir 3 aylık olana kadar daha çok zamana odaklanıyordum, günleri sayıyordum. Şimdi uyandık, yorulduk, uyuduk hooop bi bakıyorum bir ay daha büyümüş minik oğlum. 
Demir bu aralar bağırıyor, bağırıyor, bağırıyor. Önce yavaş yavaş sesini açıp sonra çığlık atmaya başlıyor. Alt çenede 10 gündür tek başına ikamet eden tek dişi ile bana her zaman ve canı isterse de yabancılara gülüyor. Ve bence güldüğünde dünyanın en muhteşem canlısı oluyor. 
Kalbimin o zamanlarda bir miktar eridiğine yemin edebilirim.
Daha az uyuyor, daha çok hareket ediyor ve beni daha çok yoruyor. Artık sadece benim derdini anlatamayan bakıma muhtaç bebeğim değil de sanki daha çok biraz mızırdanma, bir bakış, bir gülücük, el kol çırpış ve daha bi milyon işaretle benimle iletişim kuran en minik arkadaşım.
 Sabah uyanıyoruz. Demir oyuncaklarını çok özlediği için ve her sabah her birini ilk kez görüyormuşçasına şaşırdığı için oyun halısına koşuyoruz. Bu arada ben şanslıysam biraz dergi, kitap karıştırıp belki çaktırmadan biraz tv izleyebiliyorum. Sonra birden aşırı yorulup tekrar sarılıp uyuyoruz. Acıkıyoruz, önce demir doyuyor, sonra ben doyayım diye birlikte sofraya oturuyoruz. Ben kahvaltı keyfini uzatırsam Demir ses açma egzersizleri yapmaya başlıyor. Hoop tekrar oyun halısına. Öğlen oldu mu bi daha yorulduk, azıcık daha uyuyoruz. Hava çok soğuk ve bu aralar belki biraz çıkıp hemen geri içeri koşuyoruz. Ya misafir çağırıyoruz, ya bi yere gezmeye kaçıyoruz. Saat 16:00 olduğunda pilim bitmiş oluyor. Erman'ı arayıp bugün de 2 saat erken çık bence diyorum. Hep aynı cevabı alıyorum. Çıkamam. Annemi arayıp hadi akşamki uçağa atla bize gel diyorum. Hep aynı cevabı alıyorum. Ah keşke!. Yine de her gün deniyorum. Bence ikisinden biri bir gün bıkacak. Benim bıkmayacağım kesin.
 Sonra ortalığı topladık, belki yemek yaptık, dansettik, perdeden sallanan zinciri havalara salladık, pilates topunun üzerinde zıpladık, odaları gezdik, tek tek ne var ne yok dokunduk yoklama aldık, masal kitabını açtık dinledik, diğer kitapları kemirdik(evet zaman zaman ben de kemiriyorum:P) derken baktık kapı anahtarla açılıyor. 
Günün en muhteşem anlarından biri. 
Ahh babası bak seni nasıl özlemiş, al bakim kucağına^^ 
Banyo günüyse banyo, yoksa ailecek bir takım güreş aktiviteleri, kovalamacalar, kakara kikiri, Demir iyice yorulup elinin üzerindeki tontik tabaka ile gözlerini ovuşturmaya başladı mı ninni ve uyku zamanı. 

Demir'imin uykusu mu gelmiş. 
Bütün gün çok yorulmuş.
 Hep oyunlar oynamış.
 Sonunda yorgun düşmüş.
 Uyu Demir uyu.
 Gücünü topla. 
Yarın yine oyna oyuncağınla.*

 Küçük bebeğim bu ninniye hep önce biraz gülüp sonra da başını yastığa gömüyor. Korkunç sesime güldüğüne ve "ah anam garibanam" diye iç geçirdiğine eminim.
 O uykuya dalınca, kokusu yoğunlaşıp bütün odayı kaplıyor. 
Sonra dualar, şükürler, teşekkürler.

*Ninni perisi'ni bilmeyen duymayan anne var mı bilmiyorum ama şimdiye kadar duyduğum en muhteşem ninni albümü olduğu için mutlaka bulup dinlemenizi öneriyorum. Bana hediye eden Servin'ciğime de yeri gelmişken bir koca teşekkür.

19 Kasım 2013 Salı

6. Ay - Ek Gıda

Demir'cim.
 6. ay senin için nasıl şen kahkahalarının daha da şenlendiği bir ay olarak başladıysa, benim için de acı gerçeklerin  birer tokat gibi yüzüme gözüme sağlı sollu giriştiği bir ay olarak başladı. 
Çok acı gerçek var da, en acısı sanırım 9 ay karnımda, 6 ay da kucağımda seni kendi bedenimin imkanlarıyla milim milim büyütmüşken, 6. ay ile birlikte bu ek gıda olayı yüzünden, sarsılmaz beraberliğimize biraz mesafe koymamız gerekliliği.
 Ben ömrü hayatımda kendi bedenimi hiç bu 9+6 ayda  hissettiğim kadar işe yarar hissetmemiştim. 
Duygusal olarak hiç vazgeçmek istemediğim bu ilişkiye, senin biz sofradayken bize iştah ve merakla bakan o güzel suratın ve tabi bir de gittiğim doktorların, okuduğum kitapların çılgınca ısrarı ve seni sonsuza kadar emziremeyeceğim gerçeği nedeniyle yavaş yavaş yoğurt, meyve püresi, sebze çorbası filan karıştırmak zorundayım. 

Sanırım an itibari ile hayatımın en tatmin edici, en işe yarar hissettirici, en duygusal, en mübarek, en muhteşem, en eşsiz tecrübesi emzirmek. 
Hep bu en'ler yüzünden kendimi biraz aldatılmış hissedecek olsam da, kebapçıda iştahla yaladığın turşuların pamuk suratını soktuğu o ifade var ya, onun hatırına bu duygusal&bağımlı anne modeline sırtımı çevirip bu enteresan macerada sana destek olmaya çalışacağım. 
Bu iyiliğimi unutma evladım^.^



11 Kasım 2013 Pazartesi

Demir 6 aylık❤


Yani yarı yaşına bastı oğlum. 
6 aylık oldu.
 Hayatımın en acaip 6 ayı dememe gerek var mı? 
Yok. 
Kucağıma aldığım, giydirmeye, çevirmeye, taşımaya korktuğum ilk günler, ilk gülücük, ilk kahkaha, oyuncağını ilk tutuşu, agu dolu ilk muhabbet, memeye bağımlı tombik günler, beslenmeye mesafeli fit günler, ilk ba-ba, ilk yuvarlanma, sürekli yere paralel pozisyondan yavaş yavaş oturuşa ve ayakta duruşa geçiş, salıncakta sallanmalar, piyanonun tuşlarına saldırmalar, zıplayan toplarla zıplamalar, kucakta koşma denemeleri, ilk katı gıda girişimleri, ekşiyen o kaşık surat, ilk yüzme dersi, tatiller, akşam eve gelen babayı çoşkuyla karşılamalar, kalabalıklar arasında gördüğü anneye mest eden gülücükler. 
O kadar çok ilk, o kadar çok heyecan, kalp çarpıntısı ve korku, kaygı dolu ki. 
Tam oldu derken, olmayanlar. Ben bu işi çözdüm derken, kör düğüm oluşlarım. 
Yok yapamıyorum derken,  toparlanışlarım.
Hem sevgimde hem korkularımda hep bir aşırılık.
...

Demir'cim.
Mucizeden öte, çok heyecanlı ve eşsiz bir 6 aydı.
Bundan sonraki günler için de sana güveniyor, bu muhteşemliklerin ve atraksiyonların devamını bekliyoruz evladım.
O noktasal gerçeklik minik çeneyi, anarşik saçlarını ve akabinde tüm bedenini dişlerimi sıka sıka kucaklarım.
Ağzını, burnunu yerim.

 

4 Kasım 2013 Pazartesi

Baba oğul


Sanki annelik kadının boynunun borcu da babalık çoğu zaman bir lütuf gibi memlekette.
Demir'cim.
Senin babalığın bir adamın başına gelecek en muhteşem şey olduğunu bilen bir baban var.
Gözlerin böyle parlasın bu kocaman kollarda hep.
Çok şanslısın tüy kafalım.
Çok şanslıyız.

25 Ekim 2013 Cuma

Uykucu Demir


Demir'cim. 
Uykuya dalarken benim tarafımdaki elini yüzümde gezdirip, sıkıca kapattığım dudaklarımı parmaklarınla zorlayıp dişetlerime tırnaklarını geçirmek için uğraşşan da, burnumu sıksan da, saçlarımı koparsan da uykuya dalışına bayılıyorum. 
Elinin biri bana zarar vermekle meşgulken diğer elinin o kısa ve tontik parmakları havada görünmez bir piyanoyu çalar gibi hareket ediyor. 
Önce hızlı hızlı, sonra yavaşlıyor ve yastığa düşüyor.
 Ben, yüzüm gözüm çizik içinde yan yastıkta mest. 
Bir Türk müziği düşünürü ne demiş bilirsin. 
Gözlerim doluyor aşkının şiddetinden, ağlamak istiyorum.

19 Ekim 2013 Cumartesi

iyi ki❤


Her şeyi unuttuğum gibi olayların nasıl başladığını da unuttum. Eşimle sevgili olduğumuz üniversite yıllarında bile çocuk istemediğimi çok iyi hatırlıyorum da ibre ne zaman diğer tarafa döndü çok emin değilim. Bir çocuk sahibi olmak dünyanın en bencilce işiydi. Bir canlıya kendi fikrini sormadan hayat verme işine ortak olmak tamamen saçmalık, hatta bir ölümlüyü dünyaya getirip böyle rezil bir memlekette başına ne geleceğini bilmeden yaşamak, yaşatmak deliliğin de ötesindeydi. Bu düşüncelerim aslında hiç değişmedi. 
Ama sanıyorum 25 yaşımda bir acayiplikler oldu bana. Halk arasında “hormonlarım beni ele geçirdi” olarak bilinen, ele geçiren şeyin hormon olup olmadığından emin olmadığım o olayı yaşadım. Zaten bebekleri seven bünyem, bütün bebekleri birer sanat eseri ve sonsuz bir mutluluk kaynağı gibi görmeye başladı. İnsanların bebekleri güzel bebek çirkin bebek huysuz bebek mutlu bebek diye ayırmalarını anlayamayacak, çılgınca bütün bebek milletini kucaklayan bir ruh hali. Erman’ı pikeye sarıp kundaklayışım, şirkete bebeklerini getiren insanların peşinden ayrılmayarak illallah ettirişimle olay klinik bir vaka boyutuna ulaştı. Ve yazının başında anlattığım bütün o rasyonel düşünce güruhuna kulağımı tıkadım. 
Sanıyorum DNAmıza insan türünün soyu tükenmesin diye hayatımızın bir döneminde devreye giren bir üreme arzusu kodlanmış. Yoksa bu mantık dışı eylemi bundan çok önce bırakmış ve yeryüzünden silinmiş olurduk. 
Bebek poposu sevmek uğruna, kendi bedeninde bir başka canlıyı büyütüp, dış dünyada yaşar hale getirip, davul gibi şişip, onu en olmadık yerimizden çıkarıp, sonra da bütün bu acayipliklerden çılgınca zevk almak da nesi allah aşkına?

3 Ekim 2013 Perşembe

Demir'in Eli

Demir.
Nasıl her eline geçenin tadına bakmak istiyorsan, bir de gözüne görünen herşeye dokunmak istiyorsun. 
Yeni bir odaya girince mesela, kollarını uzatıp bi duvardan öbür duvara ne varsa önünde hepsine dokunuyorsun. 
Senin dokunuşun öyle güzel ki. 
Sanki bütün ev, Demir bize dokunsun diye nefesimizi tuttuk,bekliyoruz.
 Ya da ben yine süt kokusundan sarhoş oldum, olayları çarpıtıyorum. 
Ama seni ne zaman aramıza yatırsak, babanın bakışlarında "nolur, elini benim yüzüme uzat Demir" yakarışını okuduğuma yemin edebilirim. 


Okur.
Benim Demir için tuttuğum bir günlük var aslında. Kalemle yazılan, gerçek bir defter olan bir günlük. Bu blog Demir'e ithafen değil anneliğe hitaben yazılacaktı aslında ama ne zaman bilgisayarın başına otursam olaylar başka türlü gelişiyor. Hamileliği, doğumu, bebek bakımını, emzirmeyi, bebek alışverişini, gaz çıkarmayı, bez değiştirmeyi ne varsa aklıma gelen anlatmak istiyordum. Çünkü biliyorum ki her bebek, her anne, her hamilelik çok farklı ama benim gibi bebek meselesiyle bebeğini kucağına aldığı anda tanışan, bebek nasıl tutulur, nasıl beslenir, uyutulur, gaz nasıl cıkarılır, minicik bedeni nasıl tasınır, bit kadar burun deliklerinden o kurumuş pislikler nasıl çıkarılır, kağıt gibi ince ve keskin tırnakları nasıl kesilir bilmeyen, eski zamanlardaki gibi bunu göre göre büyümeyen, okul, kariyer, iş güç mesai derken herşeyi bildiğini sanan ama bir bebeği büyütmekle ilgili aslında pratikte hiçbir şey bilmeyen, ve çoğunlukla bir çocuk sahibi olup daha fazlasına cesaret edemeyerek kenara çekildiği için, faydalanacak tecrübeleri bulabileceği kendi kişisel annelik geçmişi olmayan, çok okumuş çok bilmiş, ama annelik hususunda fazlaca acemi ve ilk zamanlar en ufak bir kararı doktoruna danışmadan alamayacak kadar korkak, önce annesinin eski metodlarına burun kıvıran ama sandığından daha kısa zamanda tek otoriteyi annesi olarak kabul edecek o kadar çok kadın var ki. 
Dünyanın en unutkan insanı olarak, ben kişisel annelik tarihimin notlarını kendim için tutarken, belki bu notlardan faydalanan da çıkar diyorum ama blog Demir'e sürekli bir ilan-ı aşk girişiminden öteye geçemiyor. 
Daha çok yazıp, anlatıp, paylaşmak niyetindeyim, umuyorum başaracağım.

17 Eylül 2013 Salı

5. ay-Bebekçe^^



Şu an en çok ne öğrenmek isterdin deseniz. Tereddütsüz cevabım hazır. Bebekçe. 
Netekim her ne kadar insan bebeğinin sesinin tonundan derdinin ne olduğunu anlıyor teorisi çoğunlukla doğru olsa da, zaman zaman evde şu diyalogların yaşandığına eminim.

Demir dış ses:Mıy mıy da mıy mıyy
Demir iç ses: Açım
Ben:Oy kuzum hep sırt üstü yatmaktan sıkıldın mı dur biraz "tummy time" yapalım, hemen çeviriyorum seni^^

Demir dış ses:Ingaaaaaa
Demir iç ses:4 aydır aynı dönence, aynı şarkı sıkıldım!
Ben:Miniciğim uykun mu geldi gel biraz sallayım seni^^

Demir dış ses:Ighhh mıghhh ıghhh
Demir iç ses: Uykum var, uyuyamıyorum, biraz yardım.
Ben: Acıktı benim yavrum, gel anacığının kucağına^^


Demir dış ses:Vöööveöööveeeöööö
Demir iç ses:Çok fazla gürültü var, ya dönencenin sesini kapat ya müziği!
Ben:Dans mı etmek istiyo benim oğlum, hoop gel bakalım kollarıma^^

Demir dış ses:Mıııımııııımıııııııııııııııııııııı
Demir iç ses:Dişim kaşınıyor, acil ısıracak bişi!
Ben: Oyy çok acıkmış oğlum kendini yemeye başladı, gel odamıza gidelim.
Ben(odada): Agghhhhh!

16 Eylül 2013 Pazartesi

5. ay - Giriş


Demir için vakit odasına girer girmez camda asılı duran dönenceye elleri açık kollarını uzatma, totoyu ve bacakları havaya kaldırıp sırt üstü yatarken bir yana yuvarlanma, iki eliyle iki ayağını tutarak yuvarlanan bir topa dönüşme zamanı.

Şükür ve teşekkür, parmakları kaymaktan öte güzel evladım.



4 Eylül 2013 Çarşamba

pıt pıt, pıt pıt


 Demir. 
Şu an seninle yaşayacağımız gelecekten  beni daha çok heyecanlandıran tek bir şey yok. Ama senin hızlıca büyümenden ve sana dair çıldırırcasına sevdiğim şeyleri aynı çılgın hissayatla hatırlayamamaktan korkuyorum. 
Ayaklarını(ayaklarını deyip geçmek öyle zor ki. Ayaklarının üzerindeki tombul katmanı, tabanının kaymak yumuşaklığını, arkadan bakınca kusursuz birer küre gibi görünen parmaklarını, parmaklarının hareketini, kokusunu), ellerini(buraya da roman yazabilirim ama uzatmıycam:)), bana gülüşünü, boynunun terlemiş kokusunu, dirseğindeki gamzeleri, esneyişini, oyuncaklarınla konuşuşunu, sabahları uyanışını, uyandığımda seni gördüğüm anı, banyoda suları yalamaya çalışışını, uykuya dalarken kafanı yastığa gömüşünü, bezini açtığımdaki gülümseyişi, yani senin bu  minik haline dair ne varsa hepsini aklıma, kalbime kazımak ve hiç unutmamak istiyorum. 
Seni çok, çok seviyorum. 
Titreyen bir burun ve pıt pıt kalp çarpıntıları eşliğinde.


1 Eylül 2013 Pazar

Hokus Pokus!


Hokus pokus demişim de şapkadan tavşan değil ama, bir çizgiden bir göbek ve bir göbekten bir afacan serseri çıkarmışım.

29 Ağustos 2013 Perşembe

4.ay*


Tam oturayım bebekli hayatın biraz da acı gerçeklerinden, olmadı şakalı komiklilli hallerinden bahsedeyim diyorum. Hoop Demir bana bi gülüyo. Ben oracıkta eriyorum, bitiyorum dünya üzerinden silinip yok oluyorum.

4. ayda sanki Demir bebek değil başka bişi oldu. Yani bebek de cin gibi bir bebek artık. Duyular maksimum açıklıkta. Şimdiye kadar sadece beni duysa O'na yetiyormuş gibi duran oğlum, şimdi alt komşunun kapı çarpma sesine kulak kabartıyor. Omzuma başını koyup uyuyan minik yavrum, şimdi kafası dimdik etrafta ne var ne yok sürekli evi inceliyor. Ne zaman emzirmek istesem sesini çıkarmayan uzlaşmacı kişilik şimdi sadece kendi istediği(muhtemelen gerçekten aç olduğu zamanlarda^^) beslenmek istiyor. Kendisini güldürmek için uğraş veren faniler arasında sadece gerçekten komik bulduklarına gülüyor.
 Karakterini ortaya koyuşunu sevdiğim, prensip sahibi çocuğum benim. 
(dedi ve eridi)



Bu jean gömleği aldığım günü hatırlıyorum. Dünyanın jean gömleği en iyi taşıyan oğlunun annesi olacağımı bilmiyordum tabi. Bilsem al sana bi eriyip bitip yeryüzünden silinme hikayesi daha.
*3 ay, 23 gün

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Tut elimi.


Çok acaiptir şu hayatta bir bebeğin minicik elini tutmak kadar insanı güçlü hissettiren çok az şey var. O minicik el tutunca tek parmağınızı sıkıca, çılgınca ve sonuna dek yaşamak istiyor insan. Dağ tepe koşmak istiyor. Bas bas bağırıp sesinin yankısını karşı tepelerden duymak istiyor. Tam olarak anlatamadığım ama çoşkusundan ve kararlılığından emin olduğum şeyler yapmak istiyor. O minik insanı bir ömür kucağında taşımak istiyor. O minik eli hiç bırakmayacak kadar güçlü hissediyor. 
Tam da böyle hissederken muhteşem, anlatmaya çalışırken zırva olan bişey işte. 
Anlatmaya çalışmaktan vazgeçtim, ne de olsa  #anneoluncaanlarsin

23 Temmuz 2013 Salı

iki buçuk


Niye buçuklu buçuklu anlattığımı bilmiyorum. Öyle denk geldiğinden sanırım. Zaman su gibi akıp geçiyor. Bizim buruşuk yaşlı derili oğlumuz büyüdü serpildi işveli cilveli bol gülücüklü bir oğlan oldu çıktı karşımıza. Maaile kendisine aşık, alt değiştirme ve gaz çıkartma yarışında kendisinin gözünün içine bakmaktayız. Neyseki emzirme meselesinde rakipsizim de yavrumu rakiplerimin elinden kaptığım gibi bir kuytuya çekilip romantik dakikalar yaşayacak fırsat bulabiliyorum:)
 Minik oğlum artık annesinin gülücüklerine gülücüklerle hatta kahkahalarla karşılık veriyor, gevezeliklerini uuu, aguu veya guu şeklinde cevaplayabiliyor. Parmaklarını henüz tam çözemedi ama yumruklarına bayılıyor. İki elini kavuşturup, biriyle diğerini ite ite minicik ağzına kocaman yumruğunu sığdırıyor. Her zamanki çılgın tekmelerini savuruyor. Her emzirme seansı sonrası mayışmş bir halde ağzından o son damla süt çenesine akarken yandan çapkın bir gülücük atıyor. O gülücük süt için teşekkür gülücüğü diye düşünüyorum hep. Olayları fazla dramatize ediyor olabilirim ya da haklıyımdır, benim minik centilmenim karnını her dolduruşunda beni mest etmek için atıyodur o çapkın gülücükleri. Sonra dönencesiyle konuşuyor, en çok kırmızı popolu köpeğini seviyor. Pink'ten Just give me a reason eşliğinde benimle usul usul dansedip uykuya dalıyor. 
Bu ayın en önemli olayı da büyük babannenin elini öpmek için bizimle 6 saat yolculuk yapıp bütün yol boyunca uyuyarak yine gönlümüzü fetheden yavrumuzun bir de üzerine 40 yıllık yüzücüymüş gibi bizimle denize girip, gıkını çıkarmadan parmakları büzüşene kadar denizde kalıp bize gelmiş geçmiş en mutlu&en heyecanlı&en kaymak deniz keyfini yaşatması oldu. Bir bebekle banyo yapmak ne muhteşem diye düşünüyordum, denize girmek muhteşemden de öteymiş. Ağzımız kulaklarımızda, dişlerimizi sıka sıka kucakladığımız yavrumuzun yine kapışılamadığı bu ilk deniz macerasını da böylece çekirdek aile tarihimize yazmış olduk. 

Bütün bu ilk heyecanlar&kefişler&mutluluklar bir yana, bu hafta 16 haftalık acınası doğum iznimin bittiği hafta. Devlet 3 çocuk talebinin, 6 ay yalnızca anne sütü önerisinin inadına bana bebeğimin artık benim tam zamanlı bakımıma ihtiyacı olmadığını söylüyor. O kadar saçma, o kadar insanlık ayıbı bir durum ki bu ne yazsam ne anlatsam kızgınlığımı, öfkemi yeterince iyi ifade edemem. Geçenlerde bir tanıdığım "Evlilikler başlı başına birer kahramanlık hikayesi, çocuk sahibi olmak bunun da ötesinde,sizi kutlarım" dedi. Tüm kahraman&cengaver anne babaları sevgi&saygıyla selamlar, sabır&kolaylık&şans dilerim.


24 Haziran 2013 Pazartesi

bi'buçuk



Minik koca adamım bi buçuk aylık oldun. 
Boğumların dolmaya, yanakların sarkmaya başladı. Uzun yelpaze kirpiklerinin birazını döktün. İki kez kendi kendine uykuya daldın. Dönencenin müziğiyle konuştun. Emzik yerine üst dudağını emmeyi tercih ettin.Gülümsedin, kahkaha attın, bizi yaşadığımıza sükrettirdin. 
En çok omuzları sevdin. Omuzlarda uyumayı, omuzları yalamayı. In-ga dedin. Bacaklarını havaya kaldırıp tekmeler savurdun. Babanın avucuna kakanı yaptın.Sana anlattıklarımı dikkatli dikkatli dinledin. Ne zaman misafir gelse hep uzun uzun uyudun. Banyo yaparken bir kez "ah" demedin.
 Elimizi sıkıca tuttun. Mis gibi süt koktun, başımızı döndürdün. Bizimle yürüyüşlere, alışverişe çıkmaya başladın. Şapkalardan hep nefret ettin. 
Çeneni titrettin, gözünü kırpttın, dilni çıkardın. 
İçimde büyüyüp kucağıma düşen minik yavrum, yavaş yavaş öğrenerek beni heyecandan mutluluktan ve özellikle yanımda annem yokken yorgunluktan bayıltacak hale getirdin. 
Sanki seni yüzyıllardır tanıyorum. 
Seni çok çok eskiden beri kalbim pır pır seviyorum.

26 Mayıs 2013 Pazar

20


20. günümüz bugün heyecanlı yavru tavşanım.

Kaka yaparken tam bir süperkahraman gibisin. Ellerin kolların bir ileri bir geri, bir yukarı bir aşağı. Ve o  muhteşem sesler. Benim sana gururla bakan bakışlarım. Senin sakinleşen ve beyazlaşan kırmızı minik suratın. Mutluluğun tablosunu çizdik mi, çizdik.

Bazen ben uyuyorum ve senin açlığınla orantılı hızlanan nefes alışverişlerinle uyanıyorum. Ev ahalisinden biri uçarak seni bana yetiştirmeye çalışıyor. Sonra senin heyecandan elin, kolun, dilin birbirine karışıyor ve ağzınla bir türlü hedefi yakalayamıyorsun. Ben oracıkta seni yiyip bitirmek istiyorum. Heyecanlı yavru tavşanlığın tam olarak buradan geliyor. Sonrası uzun uzun copcopcopcopp.

Altını değiştirirken dünyanın en sakin bebeğisin. Bir kere kafana tam isabetle çişini yapmış olabilirsin ama o da bizim hatamız. Her alt değiştirmede ne aradığımı bilmiyorum ama bezini açıp ne var ne yok diye bakıyorum. Sonra da elimle bezi tartıyorum. Ne kadar ağırsa gururum o kadar büyük. Aptal mıyım neyim.

Rüyanda bazen çok acıklı bazen de çok komik şeyler görüyorsun. Acıklıysa derin derin iç çekip, komikse de çapkın çapkın gülümsüyorsun. Sonra ellerin göğsünde, parmaklar maniküre hazır pozisyonda açılmış, alt dudak yer çekimine karşı koyamaz vaziyette uyuyorsun. Seni uyutmanın bütün zorluğuna rağmen o sahne öyle cezbedici ki benim için, seni uyandırmak pahasına cop diye öpüyorum. Sonra bir saat daha uyutmak için uğraşıyorum.

Çok yoruldum ve çok mutluyum.

 Çok zor ve çok muhteşem bir 20 gündü.

Teşekkür ederim bal oğlum, süt kokulum.

Ağzını burnunu yemek istiyorum.

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Demir❤


6 Mayıs 2013. Gece saat 23:46. 40 hafta 5 gün sonra kucaklaştık. Şimdi koyun koyuna, süt kokuları eşliğinde, uykusuz ama mutlu ve heyecandan süt kanallarımın sızladığı, korkup, şükredip, hem ne yapacağını bilmez halde hem de herkesten çok biliyor gibi hissederek yaşıyoruz. Bir haftadır. Göğsüme yatar yatmaz sesi kesilen, uykusunda gülümseyen ve doymak bilmeyen bir küçük adamla❤

5 Mayıs 2013 Pazar

41. hafta


41. haftada dünya barış ve mutluluğu için 3 dileğim var.
Sevgili kadın doğum uzmanları; hastalarınıza tahmini doğum tarihleri vermeyin.
Sevgili gebeler; hamileliğin 42. haftaya kadar uzayabileceğini unutmayın.
Ve dünyanın geri kalanı; gebe kadınları "hala doğurmadın mı?" diye darlamayı bırakın!

2 Mayıs 2013 Perşembe

40+



1 Mayıs 2013-9 ay 10. gün

Mayıs oldu. Sabah uyandım, elimi göbeğime attım, evet hala beraberiz.
Telefonumdaki gebelik takip programı "Today is the Day" dedi, hadi ulen dedim ben de.
Vücudum hamileliğe öyle çılgın bir adaptasyon sağladı ki, sanki bir ay öncesinden daha iyiyim.
Gece tuvalete kalkmadım, sabah sıkışmış bile uyanmadım.
Her zamanki yastığımla gece yatıp sabah uyanmak suretiyle fosur fosur uyudum.
3 saat avm gezdim, bankaya gidip kredimi ödedim, araba kullandım, sitede yürüdüm, yabani bir tavşan görüp, O'nu bir işaret saydım.
Belim ağrımıyor, dizim ağrımıyor, bacaklarım bu extra 20 kiloya nasıl dayanıyor?
9 ay 10 günün bittiği gün  bugün.
Kendimi bugün doğum yapmış olarak hayal etmiştim hep, bi daha böyle kendinden emin plan program yapma sevgili kendim, cahillik etme!
Ama yine de vefakar bedenime ve bitanecik bebeğime seslenmeden edemeyeceğim.
Tamam beni üzmeden, ağrıdan sancıdan ağlatmadan, çatlamadan, yataklarda yatırmadan bugünlere geldiniz. İçimdeki tombiş insan yavrusu, cop cop emiyor, ensesindeki saçlarını amniyon sıvısında dalgalandırıp burun deliklerini şişiriyor.
Tamam iyi iş çıkardınız, hatta şahaneydiniz, muhteşem bir iş birliği ve şahane bir beraberlikti.
Ama hadi artık, ayrılın, kucaklaşın.
Çok özledim.
Lütfen.

*Fotoğraf yine 9. aydan ama biraz daha eski. Beni anlatan trafik işaretini buldum temalı.

26 Nisan 2013 Cuma

38-39. haftalar


40. haftaya girdiğim şu günlerde göbekle değil de, kucağımda bebekle sesleneceğimi düşündüm hep. İnsanın şu kendine olan kahrolası güveni. Benim için acemiliği, cahilliği, sürprizleri, kontrolü elde tutamamayı kabullenmenin tam zamanı!

Son bir aydır sanki herşey aynı. Göbeğin boyutu mesela. Son haftalarda uzayıp, kocamanlaşıp beni çılgınca zorlayacağını düşünüyodum. Hiç alakası yokmuş. Göbek çok büyümediğinden, tüm beden göbeğe artık iyice alıştığından, uyuyorum, yürüyorum, hayatıma böyle devam edebilecek kıvamdayım. Son ay neye benzeyeceğimi çok merak ediyordum, korkmaya gerek yokmuş, hala insan görünümündeyim:P
Bacaklarım, sırtım zaman zaman ağrıyor ama yine beni hayattan&hamilelikten soğutacak bir durum yok.Yani, benim tecrübelerime göre hamileliğin son zamanından korkmaya pek gerek yokmuş.

Ne yazsam bilemiyorum artık. Mesela ben şu satırları yazarken birden doğum başlasa filan diye düşünüyorum.  Sürekli vücudumu dinleyip bir doğum sinyali yakalamaya çalışıyorum.Bir insanın varoluşu ve hamilelik süreci ile ilgili bir sürü bilimsel gerçek olmasına rağmen, doğumu tam olarak neyin başlattığını bilmiyor oluşumuza acaip canım sıkılıyor:)

*Tahtadaki sürreal çalışma Erman'a ait, bence anlamaya çalışmayalım, sabırsız bir babanın çaresizliği olarak kabul edip, bağrımıza basalım:P


14 Nisan 2013 Pazar

38. hafta-özledim



Suratımı kırıştıra kırıştıra yüzüstü uyumayı
Korkmadan hoplayıp zıplamayı
Masaya yarım metre boşluk bırakmak zorunda kalmadan yanaşmayı
Koşmayı, koşmayı, koşmayı
Dışarda korkusuz salata yemeyi
Pantolonumun düğmesini iliklemeyi
Uyurken bir manevrayla diğer tarafa dönebilmeyi
Saatlerce çişimi tutabilmeyi^.^
Düz karnımı
Yemek yerken ağzımı ıskaladıklarımın göbeğim yerine yere düşmesini
Çömelince tekrar bir çırpıda ayaklanabilmeyi
Yataktan desteksiz kalkabilmeyi
Çorabımı giymeyi, ayakkabımı bağlayabilmeyi
Yüzüstü uyumayı (evet 2. kez)
Kendi bedenimde sadece kendi canımın sorumluluğunu taşımayı
çok fena özledim.

11 Nisan 2013 Perşembe

35&36&37. haftalar



Son düzlük mü son tümsek mi artık ne demek isterseniz tam olarak o noktadayız sanıyorum.
Beni gören bütün kamu ahalisi telaşla gözlerini açıp ve yüksek ihtimalle bir anlığına oracıkta doğurduğumu hayal ettiğinden pek ortalarda dolaşmıyorum.
10 gündür evdeyim ve zamanımın çoğunu uyuyarak, elimdeki kitaptaki “doğum nasıl gerçekleşir?” bölümünü 50. kez okuyarak ve psikolojimde sıfır değişiklik kaydederek geçiriyorum.

Fiziksel olarak ne durumdayım?
Kocamanım. Yemeklerden sonra tansiyonum düşük. Ödem&çatlak henüz yok. Ama çok ayakta durursam, yorulursam ayaklarım biraz şişiyor. Sırt&bel ağrısı yok. Arada bir bacaklarımı çok yorgun ve halsiz hissediyorum.

Ne hissediyorum?
Dengesiz bir ruh hali. Ya bu koca göbekle yaşamışım gibi yıllardır, böyle yaşar gider modundayım. Ya bir an önce doğurup kendi bebeğimin poposunu umarsızca&çekinmeden ve kimseden izin almadan vakumlamak istiyorum. Ya çok cesurum, pırt diye doğar diyorum, ya düşündükçe korkudan tansiyonum düşüyor. Herhangi bir orijinallik yok yani, sıradan bir gebeyim.
Bir zamanlar 30. haftayı bekliyordum heyecanla, 37. hafta bitti. Hamileliğin ilk zamanlarını nerdeyse hiç hatırlamıyorum. Doğumdan sonra da hamileliğe dair bütün hatıralarımı sileceğim muhtemelen. İyi ki kişisel tarihimi dönüp hatırlabileceğim bu blogu yazmaya başlamışım.

Erman nasıl?
Sınırsız anlayış, destek, sevgi, ilgi sağlaması sebebiyle zaman zaman gözümü korkutuyor. Bir an gelecek “yoruldum benden bu kadar” diye yığılıp kalacak diye tırsıyorum. O’nsuz zaten olmazdı da, düşünüyorum düşünüyorum gerçekten olmazmış

Demir nasıl?
Hamileliğin sonuna doğru, su azalır, bebek büyür, bebeğin hareketleri de yavaşlar diye bana anlatılan ne varsa hepsinin aksine, çılgın tekme ve tokatlarla durmaksızın sağlı sollu hırpalanıyorum. Hatta bir akşam durmaksızın 3 saat sürdü ve ağladım. Sonra ne saçmalıyorum diye düşündüm, sustum, uyudum.
Ultrason sonuçlarına göre keyfi yerinde, sürekli dili dışarıda, parmak ya da elinin tamamı ağzının içinde, aç bir bebek profili çiziyor.

Bu son hamile yazım mı olur, bu erken doğum beklentileri bana kapak olur, 40 haftayı aşar mıyız bilinmez.

Ben şimdi adet yerini bulsun diye biraz erik yicem, siz iyi dileklerinizi bizden esirgemeyin lütfen.


2 Nisan 2013 Salı

36. hafta-mutlu ev hanımı


Yeni haftaya evde başladım. Doğum iznini, mutfaktaki kavonozları elden geçirmek, kalan kışlıkları ortadan kaldırmak, yarım kalan kitapları okuyup, ütüleri bitirmek için fırsat gören bünye bir erken doğuma sebebiyet verir mi pek emin olamıyorum. Aslında dün düzensiz ama sık gelen kasılmalarla biraz gerilip, hastane çantasını toparlamaya yeltendik ama, sonra bakalım dinlenince geçiyor mu diye ben biraz uzandım. Sonra uyuyakalmışım. Sabah uyandığımda hala doğurmamıştım:)
...
Demir'cim, elleri gamzeli canım oğlum, annecik dinlenişe yeni geçti, hastane çantasını toparlaması gerekiyor, bebek şekerlerini hazırlaması gerekiyor, biraz da evde bu güzel havalarda keyif yapmak istiyor. Tabi ne zaman istersen gel ama ben bir durum raporu vereyim istedim.

Öperim ağzını.

27 Mart 2013 Çarşamba

35. hafta-Çatlamak ya da çatlamamak


Bazı konularda baya anlamsız bir tavır sergiliyorum. 
Şöyle ki, hamilelik nedeniyle ilk çatlağımın oluştuğu gün aylar sürecek bir ağlama krizine girip bu durumun sorumlusu olarak kendimden başka bütün dünyayı göreceğim kaçınılmaz bir süreç başlayacak. Ama bir yandan da, şımarıklık mı, tembellik mi, kendini evrenin koruyucu ve kollayıcı kollarına bırakmak mı dersin artık, çatlak önlemek için yapılacak en temel ve basit aktiviteyi, düzenli çatlak kremi kullanmayı bir şekilde becerememiş bulunuyorum.

Aslında ben becerdiğimi sanıyordum da, beceremediğim gerçeğiyle yüzleştim geçtiğimiz hafta.

Önce şans eseri pek sevdiğim ve bayıldığım bir bloggerın hamilelik zamanlarını anlattığı bir postunda, benim 9 ayda kullandığım toplam kremin belki 9 katını bir ayda kullandığını okudum ve şok oldum. 

Bendeniz, cesur ve cengaver 35 haftalık hamile kişisi, bu zamana kadar bir tüp mustelayı bile henüz bitirememiş, büyük umutlarla aldığı zeytin sütünü belki bi hafta sürdükten sonra ürtiker sebebiyle(aslında sürmekten sıkıldığından) bırakmış, son olarak da kakao yağı sürülmeden geçirilmiş gebelik gebelik değildir baskısı altında, doğuma günler kala kimsenin kalbi kırılmasın diye kakao yağı almış bir cahilin önde gideniymişim.

Haftasonu okuduğum krem kullanma istatistiklerini biraz da abartı bulduğum imasıyla sevgili yoga arkadaşlarımla paylaştığımda, onların da aynı şekilde kremlenip yağlanıp nemlendiklerini öğrenerek ikinci bir darbe almış bulunuyorum.

O günden beri, yani son bir haftadır, kremlenme miktarımı bir miktar arttırdım. Ama duyduğum sıklık ve miktarlara benim gibi biraz fazla yağlı hissiyattan irite olan kimselerin erişmesi imkansız onu belirteyim.

Size diyeceğim o ki, ben ettim siz etmeyin.

An itibari ile çatlamamış olmamı tamamen şansa bağlıyorum.

Size de hamileliğinizin başından sonuna nemli, vıcık vıcık ve mümkünse hiç çatlaksız günler diliyorum.


Ben ne kullandım?

1. Birkaç hafta önce aldığım Bodyshop cocoa butter. Bitirebilmeme imkan yok. Belki 3 hamilelik daha yaşarsam. Benim için fazlaca yağlı, rahatsız edici. 

2. 5. aydan itibaren Mustela double action. Henüz ilk tüpü bitiremedim, ama umudum tam, bitireceğim. Yağsı değil kremsi olduğundan, benim gibiler için daha kullanışlı.

3.Zeytin Sütü. Çok çok az kullanabildim. Ürtiker olunca direk bıraktım. Yine yağ olduğu için bana göre rahatsız edici ama doğal&katkısız olduğundan da gönül rahatlığıyla kullanılabilir.



26 Mart 2013 Salı

35. hafta-Tarihe Not

İki gün önce sanırım, midem guruldadı ve ses sırtımdan geliyordu. 
Sonra, bağırsaklarımın varlığını doğrulayacak tek bir ses bir işaret yok aylardır. 
Nefes alabiliyorum ama Demir ayağını uzatıp tak tak kaburgalarıma vurabildiğine göre, ciğerlerim artık nerede ikamet etmekte hiç bilmiyorum. 
Keşke elimde şu an çekilmiş bir röntgenim olsaydı. 
Anneciiiiiimmmm! 
Ya da olmasaydı, çok korktum kendimden.

21 Mart 2013 Perşembe

32&33&34. haftalar


Titreyen göbeğimi aldım önüme son üç haftada neler oldu hatırlamaya çalışıyorum.

Daha önceki haftalardan yazmayı unuttuğum pek şahane bir yeni heyecan var aslında. 
Hıçkırıklar
 Diğer tekme tokatların yanında şiddeti pek vasat kalan bu ritmik kıpırtıların en şahane yanı bebeğin kafasının aşağıda olduğunu anlamak. 29. haftadan beri periyodik olarak hissediyorum, seviyorum.

Ya artık bir milim daha büyüsem patlayacakmışım gibi kocamanım, ya da baya uzun süre böyle idare edebilecek kadar iyiyim.
Karın derim gergin, incelmiş ve henüz çatlaksız. Ama sanki pek yakında çatlamaya da hazır.
Henüz çok belirgin bir ödem tutma sıkıntım yok. Akşamları çok yorulmuş olursam ellerim ayaklarım biraz şişiyor, sabaha geçmiş oluyor.

Geçtiğimiz üç haftada, sanırım biraz da kaşıntıların hafiflemiş olması sebebiyle, pek uykusuzluk çekmedim. Deli bir tekme savurmazsa minik tekmeci yavrum, sabaha kadar hiç uyanmadan uyuyorum.

33. haftada ilk kez gece kramp girdi, uykumdan uyandırdı. Bir daha tekrarlamadı.

Bebek odası için alışverişe başladık. Bütün o rengârenk bebek odası konseptinden hoşlanmadığımız ve çılgınca para harcayıp çok kalabalık bir oda yerine, bikaç sene sonra sıkıldığımızda gönül rahatlıyla değiştirebileceğimiz bir oda yapmak istediğimizden, az&öz parçalar almaya çalışıyoruz. Klasik bebe mavisi oda yapmayacağız diye kasarken, gri baskın bir amca odası yapma yolunda da ilerliyor olabiliriz O_o

Alışveriş kısmında karar verilmesi en zor şey bebek arabası, bulunması en zor şey ise eli yüzü düzgün bir hamile geceliğiymiş. Arabaya bi türlü karar veremedik, hatta bütün indirimleri kaçırdık(meğer şubat ayı bu piyasanın indirim ayıymış, geleceğe ve tüm insanlığa not!). Gecelik konusu da başka bir sorun. Hamile&lohusa geceliği diye satılan korkunç bir takım şeyler var evet, ama onları almak istemezseniz, önü düğmeli, hem şık hem üsturuplu, hem bu koca göbekle içine sığabileceğiniz bir tane gecelik bulmak baya zor. Gören duyan olursa, insanlık namına haber versin.

Memleketteki insanlık dışı doğum izni mağduru bir anne adayı olarak, 32. hafta sonunda çalışabilir raporu aldım ve 2 haftadır pek de bir sıkıntı olmadan çalışmaya devam ediyordum. Bu sabah işe giderken tansiyonum biraz fazla düştüğünü hissedip acile gidip tansiyonumu ölçtürdük ve 9a 5 olduğunu görüp biraz panik olduk. Hamileliğin sonlarına doğru bu kadar düşük tansiyon, özellikle kahvaltıdan sonra normalmiş. Ayakları uzatıp, tuzlu bir ayran için dinlenmek gerekliymiş. Bugün raporluydum ama yarın işe gidip bi duruma bakıcam.

Aslında daha erken ama nedense artık her an her şey olabilirmiş gibi hissetmeye başladım. Zaman zaman çok endişeliyim, zaman zaman çok iyimserim, biraz korkak biraz cesurum.
Kafam karışık, sabırsızım ama beklemeliyim. 
En iyisi düşünmeyi bırakmaya çalışıp, bi o yana bi bu yana oynayan göbeğimi izleyip, dünyanın rakipsiz bu en acaip olayını seyretmeye devam etmeliyim. 
Demir oğluma ilk ve son hamileliğim di mi bu? 
İstesem de tekrarı yok.
 Aynı bedende oynak, titrek ve heyecanlı hayatımızın son günleri bunlar.