bebekle hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bebekle hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2015 Çarşamba

Hayatımın en mutlu günü


"Hayatımın en güzel günüydü. Bilmiyordum." diyordu ya Masumiyet Müzesinde Kemal. Ben biliyorum. Ömrümün, geçmiş ömrümün kesin, muhtemelen gelecek ömrümün de, en mutlu günlerini yaşıyorum. Sadece dokunmakla, koklamakla, öpüp kucaklamakla, bir yandan çarklı gevrek gülücükle, birini canından ve hayatındaki her şeyden çok çok çok sevmekle ilgili bir mutluluk bu. Kendimi işe yarar hissettirecek bir işim olmamasının eksikliğini, bakımsızlığımı, asosyalliğimi, her gün yaptığım angarya işlerin yorgunluğunu, memleketteki uğursuzlukları, arkadaşlarıma özlemimi, hayatımdaki bütün umutsuz ve mutsuz hisleri örten, azaltan, yok eden ve bunu usulca, hafifçe ve pamukça yapan bir mutluluk. Ömrümün en biricik, en eşsiz, en kendinden başka hiçbir şeye ihtiyacı olmayan mutluluğu. Markete ben önde sen arkada(benim bir gözüm arkada) anne ördekle yavru ördek gibi yürürken, gece uyumadan seni emzirirken söylediğim minimini bir kuş şarkısına memeyi kati suretle bırakmayarak aradan ellerini kurtarıp alkış yaptığında, seni yıkayıp öğle uykusuna yatırdıktan sonra mutfakta sen uyanmadan yemeği pişirmeye çalışırken ortada hiçbir şey yokken yani senle aynı odada bile değilken, birden senin içeride uyuyan yüzünü, banyodan sonra yumuşayıp kabaran avuç içlerini düşünüp göğsümü şişirip bana derin bir nefes aldırıp sonra da acaip acaip gülümseten bir mutluluk. Sen bana "annemm" dedikçe depreşen, yaptığın her yeni ve ilginç şeyi, karşılaştığın bütün acaiplikleri bana göstermeye çalıştığında coşan, koluma sarılıp çizgi film izlerken kabarıp taşan en sevdiğim his. Şükürlerimin sebebi. Demir sana çok borçlu hissediyorum kendimi. Laf olsun diye değil ama gerçekten. Sanki bilmediğim bir rahatsızlığım varmış da sen beni bu mutlulukla iyileştiriyormuşsun gibi. Ruhumu değil sadece. Bedenimi de. Tek tek hücrelerimi temizleyip, gençleştirip, mutlu ediyormuşsun gibi. Yine teşekkürler. Elimden karşında mutluluktan titremekten, seni öpüp koklamaktan ve günde 3 kere parka götürmekten başka bir şey gelmiyor gibi şu an. Muhtemelen ilerde de ödeşemeyiz ama elimden geleni yapacağıma söz verebilirim. 
Anne ördek sözü. 

14 Mart 2015 Cumartesi

22.5


Oğlum. Arkadaşım. Demir. 
 22 buçuk aylık oldun. Oğlum git dolaptan bir tane bez getir deyince bezini getiren, ben bulaşık makinasını boşaltırken tencere kapaklarını doğru dolaba plastik kapları doğru dolaba götüren, her akşam uyumadan önce aynı kitapları önce bana sonra babasına okutan, bana küstüğünde bile teselliyi benim kucağımda arayan gözümün nuru büyüdün.
 22 ay dediğin nerdeyse 24 ay demek. 2 yaş zaten bütün dillerde artık kesinkes bebek değil, çocuk demek. Tek parça tulumlar giydirip bacakları koltuktan aşağı sarkan küçük adamı emzirmeye devam ederek bebek kalmasını sağlayamayacağımı kabul etmem gerek. O kadar zor ki.Hem artık bu tek kelimelik muhabbetlerimizin cümlelere terfi etmesini istiyorum hem de sadece benim bu kadar iyi anladığım bu dilde konuşmaya devam etmeni. Hem meme meme diye diye yemek yemediğin için sana acaip kızıp hem de memeden kesmeden önceki son emzirmenin hüznünü filan hayal edip ağlamaklı oluyorum. Bazen durup dururken kollarını açıp boynuma sarılıyosun, elim acıdı filan deyince gelip cici cici yapıp öpüyosun, öğlen uykusundan uyandıktan sonra mutlaka battaniyene sarılıp bulut yastığınla salonda koltukta biraz çizgi film keyfi yapmak istiyosun, sabahları uyanıp bırt bırt sesleri çıkararak tuvalete gitmek istiyorsun. Boyaları, kitapları ve en çok tekerlekli her şeyi çok çok seviyorsun. Bu zamanlarında sürekli etrafında 2 yaş krizi denen bişeyden bahseden insanlar var. Erken iki yaş krizi, bitmeyen iki yaş krizi, niye ağlıyo iki yaş krizi mi, ah iki yaş krizi çok zor filan gibi. Bazen beni çok zorladığın doğru. Mesela evde okul okul diye tutturup seni okula götürdüğümde kapıdan girmemek için diretip ağladığında. Ama keç kere oldu sadece bir kere. Ya da kavanoz çekmecesini açma dememe rağmen inatla açıp köri kavanozunu döküp bütün evi günlerce köri kokutman gibi. Şimdi suç sende mi iki yaş krizinde mi o kavanozu ağzı tam kapalı bırakmayan bende mi? O an biraz kızmış olabilirim ama aslında çocuğum keşfetmeyi seven çevresine ilgi duyan bir çocuk diye alnından öpmeliydim belki seni. Her neyse sonuç olarak bir kriz filan atlattığını düşünmüyorum. Bunun adı iki yaş kriziyse inan 30 yaş krizi diye de bişi var ve kapris&trip sıklığına bakılırsa benim yaşadığım(ve yaşattığım)  seninkinden daha ağır. Büyüyorsun, değişiyorsun ne olması gerekiyorsa onu yaşıyorsun.Seninle büyümek, seninle yaşamak ve bir hayatı paylaşmak muhteşem. Seni tam da bu halinle, hala kucaklanabilir bu boyutunla, çarpık çurpuk konuşmanla, bebek olmamana rağmen devam eden süt kokunla, tek el havada o oturup kalkmalı dansınla ve diğer bütün her şeyinle aşırı aşırı ama aşırı seviyorum.
Bana "annem" deyip kalbimi eriten, burnumu titretenimsin.
Öpücükler ense köküne, sağ elinin işaret parmağının boğumdaki bene ve uykuda kapanmış kepenk kirpikli gözlerine geliyor bu akşam.
Hadi mucuk:*

12 Aralık 2014 Cuma

Bibuçuk


Demir'cim. 19 aylık oldun. Çok garip. Yataktan düşersin diye ödümün koptuğu günler dün gibi. Şimdi gözün kapalı, poponu sektirerek, tek ayak üzerinde filan iniveriyosun yataktan. Kendi etrafında dönerek, ellerini yere koyup bir ayağını havaya kaldırıp biraz hip pop biraz semazenvari acaip bir şekilde dansediyorsun, araya serpiştirdiğin 15-20 kelimelik türkçeyi rusça-arapça karışımı gibi tınlayan bir başka dile yedirip baya baya, uzun uzun konuşuyorsun. Sen ağlarken ben sana(bunu nerden öğrendim hiç bilmiyorum) "Oğlum ağlamak istiyorsan, gidip mutfakta ağla lütfen, gürültüden başım ağrıyor" deyince, gidip mutfakta ağlamaya devam ediyorsun(öğrendiğim yere göre ağlamayı kesip, benimle salonda kalman gerekiyordu). Baban akşam zili çalınca koltuktan aşağı atlayıp babaa diye kapıya konuşup şen kahkalarla gülüyorsun. Eve gelen her misafiri elinden tutup, kendi odana götürüyor, oyuncakların başına oturtuyorsun. Çok güzel kalem tutuyorsun. Boyaları, kitapları, kağıtları seviyorsun. Berksan'ın Gel gel şarkısının nakaratına eşlik ediyorsun ve şarkıyı müziğin ilk notasından tanıyorsun(Buna çok şaşırıyorum, çünkü ben tanıyamıyorum). Su birikintilerini hiç affetmeyip illa üzerinde zıplıyorsun. Biri sana hoşuna giden bişey yaparsa, mesela seni kucağına alıp uzun uzun döndürürse, o kişiyi durdurup, annee diye benim o olayı izlediğimden emin olup, sonra tekrar devam etmesini istiyorsun(kendini kucağa aldırıp, kafanı arkaya atarak mesela, konuşarak değil tabi:)) Şımarınca, mesela oyun grubunda balon partisinde, kendini yere atıp çığlık atıyorsun(bunu yapmasan nasıl olur?). Öpüyorsun, sarılıyorsun, kucağımda mayışmaktan hoşlanıyorsun. Bugün düşündüm de. Senden önce baya mutlu bir hayatım olduğunu düşünüyordum. Mutluydum yani. Dünyanın en kusursuz tenine dokunmadığım için, onun eksikliğini hissetmiyordum. En mis kokulu çiçek ne mesela. O kokudan milyon kez daha mis kokan boynundan habersizdim. İçimi eriten mahçup gülüşünü, uyumak için her yeri bırakıp gelip inatla göğsüme yatışını, sen göğsüme yatınca, bütün hücrelerimi tek tek ve ilk kez hissediyormuşum gibi bir saçma ve muhteşem bir his yaşayacağımı ve burnumu başına gömüp, her defasında sinsice gülümseyeceğimi bilmiyordum. O zamanki de mutluluk da işte, cahil bir mutluluk.
Yine teşekkür ederim çocuğum, bütün bu histerik ve çoşkulu ruh hali için.
Yaşadığımı hissettirdiğin için.
Ayak tabanlarındaki kadife katman için.



8 Nisan 2014 Salı

10-11. aylar



Bu ayları nasıl yazmam ya. Her gün yazacak bir sürü yeni şey oluyor. En son nerde kalmıştık?
Demir hala klasik emekleme hareketine mesafeli ama sürünerek bütün evi çok hızlı bir şekilde gezebiliyor. Otururken ayağa kalkıyor, ayaktayken çömelip hoop tekrar ayağa kalkıyor. Yatağın kenarından, koltuktan tutup yürüyor. Şahane dansediyor. Üstten aynı anda çıkmaya çalışan yeni 4 dişiyle birlikte artık çok daha ıslak ve aşırı güzel gülüyor. Pilav, börek, mücver, köfte eline verilebilecek, kendisinin yiyebileceği her şeyi yiyor ya da en azından tadına bakıyor. Kaşıkla beslenmekten sadece söz konusu besin yoğurtsa hoşlanıyor. Renkli toplara bayılıyor. Top havuzunun içinde kendinden geçip, her bir topun önce tadına bakıp sonra da özellikle ve kasten o topu halıya değil parkeye atıyor. Çıkan sesi dinleyip, hemen yenisinin tadına bakıp onu da atıyor(Sevgili alt komşum, özür dilerim). Mama, baba, gelgel, meme diyor. Babacık nerde diye sorunca kapıya bakıyor. Erman sabah giderken ağlıyor, akşam kapıda görünce çılgınca O'na ulaşmak için çırpınıyor(anneci olmuyo muydu bu erkek çocukları allah aşkına?). Artık salıncaktan o sıkılmadan alırsak atar yapıyor. Hani şu kucakta istemediği bişi olunca balık gibi çırpınan çocuklar var ya, o tarz gözümü korkutan bir takım hareketler sergiliyor. Hala süt ötesi kokuyor. Uykudan uyanınca emziğin altından bana gülümsemesi hayatımın en muhteşem anı hala. Ve yine hala bizimle yatıyor. Sabah uyandığımda ılık poaça aykları ya boynumda, ya yüzümde oluyor. Çekmeceleri açıyor, sonra parmakları içerde unutup kapatıyor. Ağlıyor hemen unutup oyuna devam ediyor. Parmak şıklatmaya çalışıyor. güneşe ve ışığa bakarken gözünü kısıyor ve çok tatlı oluyor. 
Zaman elimden akıp, gidiyor gibi hissediyorum. 
Minik bebeğim, karnımda büyüttüğüm bir lokmalık küçük oğlum büyüdü ve bir ay sonra bir yaşını bitiriyor. 
Bu çok acaip bir duygu. Yazdığım hiçbir satırın o duygunun anlamını veremeyecek olduğunu bildiğim halde, yine de çabalayıp anlatmaya çalışmak istediğim, ömrümün en biricik ve yegane, en şiddetinden korkutan ve kusursuz duygusu. 
Safi mutluluk. 
Saf, pür-i pak bir mutluluk.
Küçük sevgilimin bana ömürlük hediyesi.

8 Aralık 2013 Pazar

7. ay



Demir 7 aylık oldu. 
"Bir yaş" a daha yakınız artık. 
Sanırım Demir 3 aylık olana kadar daha çok zamana odaklanıyordum, günleri sayıyordum. Şimdi uyandık, yorulduk, uyuduk hooop bi bakıyorum bir ay daha büyümüş minik oğlum. 
Demir bu aralar bağırıyor, bağırıyor, bağırıyor. Önce yavaş yavaş sesini açıp sonra çığlık atmaya başlıyor. Alt çenede 10 gündür tek başına ikamet eden tek dişi ile bana her zaman ve canı isterse de yabancılara gülüyor. Ve bence güldüğünde dünyanın en muhteşem canlısı oluyor. 
Kalbimin o zamanlarda bir miktar eridiğine yemin edebilirim.
Daha az uyuyor, daha çok hareket ediyor ve beni daha çok yoruyor. Artık sadece benim derdini anlatamayan bakıma muhtaç bebeğim değil de sanki daha çok biraz mızırdanma, bir bakış, bir gülücük, el kol çırpış ve daha bi milyon işaretle benimle iletişim kuran en minik arkadaşım.
 Sabah uyanıyoruz. Demir oyuncaklarını çok özlediği için ve her sabah her birini ilk kez görüyormuşçasına şaşırdığı için oyun halısına koşuyoruz. Bu arada ben şanslıysam biraz dergi, kitap karıştırıp belki çaktırmadan biraz tv izleyebiliyorum. Sonra birden aşırı yorulup tekrar sarılıp uyuyoruz. Acıkıyoruz, önce demir doyuyor, sonra ben doyayım diye birlikte sofraya oturuyoruz. Ben kahvaltı keyfini uzatırsam Demir ses açma egzersizleri yapmaya başlıyor. Hoop tekrar oyun halısına. Öğlen oldu mu bi daha yorulduk, azıcık daha uyuyoruz. Hava çok soğuk ve bu aralar belki biraz çıkıp hemen geri içeri koşuyoruz. Ya misafir çağırıyoruz, ya bi yere gezmeye kaçıyoruz. Saat 16:00 olduğunda pilim bitmiş oluyor. Erman'ı arayıp bugün de 2 saat erken çık bence diyorum. Hep aynı cevabı alıyorum. Çıkamam. Annemi arayıp hadi akşamki uçağa atla bize gel diyorum. Hep aynı cevabı alıyorum. Ah keşke!. Yine de her gün deniyorum. Bence ikisinden biri bir gün bıkacak. Benim bıkmayacağım kesin.
 Sonra ortalığı topladık, belki yemek yaptık, dansettik, perdeden sallanan zinciri havalara salladık, pilates topunun üzerinde zıpladık, odaları gezdik, tek tek ne var ne yok dokunduk yoklama aldık, masal kitabını açtık dinledik, diğer kitapları kemirdik(evet zaman zaman ben de kemiriyorum:P) derken baktık kapı anahtarla açılıyor. 
Günün en muhteşem anlarından biri. 
Ahh babası bak seni nasıl özlemiş, al bakim kucağına^^ 
Banyo günüyse banyo, yoksa ailecek bir takım güreş aktiviteleri, kovalamacalar, kakara kikiri, Demir iyice yorulup elinin üzerindeki tontik tabaka ile gözlerini ovuşturmaya başladı mı ninni ve uyku zamanı. 

Demir'imin uykusu mu gelmiş. 
Bütün gün çok yorulmuş.
 Hep oyunlar oynamış.
 Sonunda yorgun düşmüş.
 Uyu Demir uyu.
 Gücünü topla. 
Yarın yine oyna oyuncağınla.*

 Küçük bebeğim bu ninniye hep önce biraz gülüp sonra da başını yastığa gömüyor. Korkunç sesime güldüğüne ve "ah anam garibanam" diye iç geçirdiğine eminim.
 O uykuya dalınca, kokusu yoğunlaşıp bütün odayı kaplıyor. 
Sonra dualar, şükürler, teşekkürler.

*Ninni perisi'ni bilmeyen duymayan anne var mı bilmiyorum ama şimdiye kadar duyduğum en muhteşem ninni albümü olduğu için mutlaka bulup dinlemenizi öneriyorum. Bana hediye eden Servin'ciğime de yeri gelmişken bir koca teşekkür.

11 Kasım 2013 Pazartesi

Demir 6 aylık❤


Yani yarı yaşına bastı oğlum. 
6 aylık oldu.
 Hayatımın en acaip 6 ayı dememe gerek var mı? 
Yok. 
Kucağıma aldığım, giydirmeye, çevirmeye, taşımaya korktuğum ilk günler, ilk gülücük, ilk kahkaha, oyuncağını ilk tutuşu, agu dolu ilk muhabbet, memeye bağımlı tombik günler, beslenmeye mesafeli fit günler, ilk ba-ba, ilk yuvarlanma, sürekli yere paralel pozisyondan yavaş yavaş oturuşa ve ayakta duruşa geçiş, salıncakta sallanmalar, piyanonun tuşlarına saldırmalar, zıplayan toplarla zıplamalar, kucakta koşma denemeleri, ilk katı gıda girişimleri, ekşiyen o kaşık surat, ilk yüzme dersi, tatiller, akşam eve gelen babayı çoşkuyla karşılamalar, kalabalıklar arasında gördüğü anneye mest eden gülücükler. 
O kadar çok ilk, o kadar çok heyecan, kalp çarpıntısı ve korku, kaygı dolu ki. 
Tam oldu derken, olmayanlar. Ben bu işi çözdüm derken, kör düğüm oluşlarım. 
Yok yapamıyorum derken,  toparlanışlarım.
Hem sevgimde hem korkularımda hep bir aşırılık.
...

Demir'cim.
Mucizeden öte, çok heyecanlı ve eşsiz bir 6 aydı.
Bundan sonraki günler için de sana güveniyor, bu muhteşemliklerin ve atraksiyonların devamını bekliyoruz evladım.
O noktasal gerçeklik minik çeneyi, anarşik saçlarını ve akabinde tüm bedenini dişlerimi sıka sıka kucaklarım.
Ağzını, burnunu yerim.

 

25 Ekim 2013 Cuma

Uykucu Demir


Demir'cim. 
Uykuya dalarken benim tarafımdaki elini yüzümde gezdirip, sıkıca kapattığım dudaklarımı parmaklarınla zorlayıp dişetlerime tırnaklarını geçirmek için uğraşşan da, burnumu sıksan da, saçlarımı koparsan da uykuya dalışına bayılıyorum. 
Elinin biri bana zarar vermekle meşgulken diğer elinin o kısa ve tontik parmakları havada görünmez bir piyanoyu çalar gibi hareket ediyor. 
Önce hızlı hızlı, sonra yavaşlıyor ve yastığa düşüyor.
 Ben, yüzüm gözüm çizik içinde yan yastıkta mest. 
Bir Türk müziği düşünürü ne demiş bilirsin. 
Gözlerim doluyor aşkının şiddetinden, ağlamak istiyorum.

19 Ekim 2013 Cumartesi

iyi ki❤


Her şeyi unuttuğum gibi olayların nasıl başladığını da unuttum. Eşimle sevgili olduğumuz üniversite yıllarında bile çocuk istemediğimi çok iyi hatırlıyorum da ibre ne zaman diğer tarafa döndü çok emin değilim. Bir çocuk sahibi olmak dünyanın en bencilce işiydi. Bir canlıya kendi fikrini sormadan hayat verme işine ortak olmak tamamen saçmalık, hatta bir ölümlüyü dünyaya getirip böyle rezil bir memlekette başına ne geleceğini bilmeden yaşamak, yaşatmak deliliğin de ötesindeydi. Bu düşüncelerim aslında hiç değişmedi. 
Ama sanıyorum 25 yaşımda bir acayiplikler oldu bana. Halk arasında “hormonlarım beni ele geçirdi” olarak bilinen, ele geçiren şeyin hormon olup olmadığından emin olmadığım o olayı yaşadım. Zaten bebekleri seven bünyem, bütün bebekleri birer sanat eseri ve sonsuz bir mutluluk kaynağı gibi görmeye başladı. İnsanların bebekleri güzel bebek çirkin bebek huysuz bebek mutlu bebek diye ayırmalarını anlayamayacak, çılgınca bütün bebek milletini kucaklayan bir ruh hali. Erman’ı pikeye sarıp kundaklayışım, şirkete bebeklerini getiren insanların peşinden ayrılmayarak illallah ettirişimle olay klinik bir vaka boyutuna ulaştı. Ve yazının başında anlattığım bütün o rasyonel düşünce güruhuna kulağımı tıkadım. 
Sanıyorum DNAmıza insan türünün soyu tükenmesin diye hayatımızın bir döneminde devreye giren bir üreme arzusu kodlanmış. Yoksa bu mantık dışı eylemi bundan çok önce bırakmış ve yeryüzünden silinmiş olurduk. 
Bebek poposu sevmek uğruna, kendi bedeninde bir başka canlıyı büyütüp, dış dünyada yaşar hale getirip, davul gibi şişip, onu en olmadık yerimizden çıkarıp, sonra da bütün bu acayipliklerden çılgınca zevk almak da nesi allah aşkına?

4 Eylül 2013 Çarşamba

pıt pıt, pıt pıt


 Demir. 
Şu an seninle yaşayacağımız gelecekten  beni daha çok heyecanlandıran tek bir şey yok. Ama senin hızlıca büyümenden ve sana dair çıldırırcasına sevdiğim şeyleri aynı çılgın hissayatla hatırlayamamaktan korkuyorum. 
Ayaklarını(ayaklarını deyip geçmek öyle zor ki. Ayaklarının üzerindeki tombul katmanı, tabanının kaymak yumuşaklığını, arkadan bakınca kusursuz birer küre gibi görünen parmaklarını, parmaklarının hareketini, kokusunu), ellerini(buraya da roman yazabilirim ama uzatmıycam:)), bana gülüşünü, boynunun terlemiş kokusunu, dirseğindeki gamzeleri, esneyişini, oyuncaklarınla konuşuşunu, sabahları uyanışını, uyandığımda seni gördüğüm anı, banyoda suları yalamaya çalışışını, uykuya dalarken kafanı yastığa gömüşünü, bezini açtığımdaki gülümseyişi, yani senin bu  minik haline dair ne varsa hepsini aklıma, kalbime kazımak ve hiç unutmamak istiyorum. 
Seni çok, çok seviyorum. 
Titreyen bir burun ve pıt pıt kalp çarpıntıları eşliğinde.


1 Eylül 2013 Pazar

Hokus Pokus!


Hokus pokus demişim de şapkadan tavşan değil ama, bir çizgiden bir göbek ve bir göbekten bir afacan serseri çıkarmışım.

29 Ağustos 2013 Perşembe

4.ay*


Tam oturayım bebekli hayatın biraz da acı gerçeklerinden, olmadı şakalı komiklilli hallerinden bahsedeyim diyorum. Hoop Demir bana bi gülüyo. Ben oracıkta eriyorum, bitiyorum dünya üzerinden silinip yok oluyorum.

4. ayda sanki Demir bebek değil başka bişi oldu. Yani bebek de cin gibi bir bebek artık. Duyular maksimum açıklıkta. Şimdiye kadar sadece beni duysa O'na yetiyormuş gibi duran oğlum, şimdi alt komşunun kapı çarpma sesine kulak kabartıyor. Omzuma başını koyup uyuyan minik yavrum, şimdi kafası dimdik etrafta ne var ne yok sürekli evi inceliyor. Ne zaman emzirmek istesem sesini çıkarmayan uzlaşmacı kişilik şimdi sadece kendi istediği(muhtemelen gerçekten aç olduğu zamanlarda^^) beslenmek istiyor. Kendisini güldürmek için uğraş veren faniler arasında sadece gerçekten komik bulduklarına gülüyor.
 Karakterini ortaya koyuşunu sevdiğim, prensip sahibi çocuğum benim. 
(dedi ve eridi)



Bu jean gömleği aldığım günü hatırlıyorum. Dünyanın jean gömleği en iyi taşıyan oğlunun annesi olacağımı bilmiyordum tabi. Bilsem al sana bi eriyip bitip yeryüzünden silinme hikayesi daha.
*3 ay, 23 gün

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Tut elimi.


Çok acaiptir şu hayatta bir bebeğin minicik elini tutmak kadar insanı güçlü hissettiren çok az şey var. O minicik el tutunca tek parmağınızı sıkıca, çılgınca ve sonuna dek yaşamak istiyor insan. Dağ tepe koşmak istiyor. Bas bas bağırıp sesinin yankısını karşı tepelerden duymak istiyor. Tam olarak anlatamadığım ama çoşkusundan ve kararlılığından emin olduğum şeyler yapmak istiyor. O minik insanı bir ömür kucağında taşımak istiyor. O minik eli hiç bırakmayacak kadar güçlü hissediyor. 
Tam da böyle hissederken muhteşem, anlatmaya çalışırken zırva olan bişey işte. 
Anlatmaya çalışmaktan vazgeçtim, ne de olsa  #anneoluncaanlarsin