12 Aralık 2015 Cumartesi

Hamsi gibi çırpınan çocuk sendromu


Pratikte 2.5 yıllık, hamileliği de sayarsak 3 yılı geçen annelik geçmişimde, daha önce de birkaç kez hayatta yapmam, yok ya ben kesin yapmam, kusura bakmayın ben oyle yapmayı dusunmuyorum dediğim şeyleri yapmışlığım, olmaz dediklerimi bir güzel yaşamışlığım var. Ama açıkçası biraz da çocuğumun karakterini artık kestirebildiğimi düşünmemden mi yoksa her zamanki lüzumsuz fazla iyimserlik ve kendini bilmezlikten mi geçen cuma yaşadığımı yine de, inatla ve büyük umutla yaşamam sanıyordum.

Hava soğuktu. Okul vardı ve oğlumla bütün hafta boyunca dışarda yediğimiz tek öğünü, bugün tek başımıza değil arkadaşlarıyla beraber yiyecektik. Bu da yemek boyunca beraber olmanın coşkusuyla yemeği yarıda kesip zıplayarak lokantanın ortasında  o köşeden bu köşeye ve hatta toplanıp pide yemeye gelmiş gün teyzelerinin masalarına koşan çocuklara normalden fazla kez dur, yavaş, sessiz gibi kişisel deneyimlerime göre ne kadar az söylesek o kadar etkili olduğunu bildiğim uyarılarda bulunmak zorunda kalmam demekti. Bunu niye anlatıyorum çünkü az sonra bahsedeceğim drama etkisi olmuş olabilir diye düşünüyorum. Neyse öyle böyle yemekler yendi, çocuklar arabalara oturtuldu. Aklım pazardaki organik koton 5 liralık çocuk pijamalarında olduğundan ve sabah onda uyanan oğlumun uykusunun gelmesine daha vakit olduğunu hesapladığımdan bir de pazara gidelim dedim. Pazar yolunda geçtiğimiz birkaç oyuncak standında Demir'i dönüşte bakarız deyip oyaladım. Neyse gittik ben alacağımı aldım, söz verdiğim gibi dönerken de Demir'i biraz baksın diye bir oyuncak tezgahının önünde arabasından indirdim. Bu arada bir süredir evde sürekli, Demir'in çok fazla oyuncağı olduğundan, artık sadece oyun ya da kitap almamız gerektiğinden filan bahsediyoruz. Demir'e sadece bak, oyuncak almayalım oğlum dedim. Demirde derin bir sessizlik. Arabalara baktı, uçaklara trenlere dokundu, sürdü, bıraktı. sonra hani şu bir çubuğun ucunda sürülen teker ve onun türevleri plastik oyuncaklar vardır ya, onlardan ikisini eline alıp beraber sürmeye başladı. Bu arada hava hala soğuk ve pazar daha da kalabalık. Evde o oyuncağın iki farklı çeşidi olmasına rağmen daha kolay tezgahtan ayrılır diye bir tanesini seçip alabileceğini söyledim.(zaaarrtttt hata!oyuncak almayacağız demiştim on dakika önce). Demirde yine derin bir sessizlik ve tam konsantrasyon iki elinde iki oyuncak insanlara çarpa çarpa ikisini de sürüyor. Oğlum seç birini alalım, diğerini bırak dedim. Huysuzlandı kıvranmaya başladı, sekerek ve oyuncakları katiyen bırakmamak suretiyle birki birki(Demirce ikisini de alalım demek) demeye başladı. Hayır, seç birini, hava soğuk artık eve gidiyoruz dedim. Dedim ve o sırada, çocuğunun yüzünde uykusuzluğun son raddesine geldiğinin ispatı o ifadeyi görüp, okul, okul sonrası dışarda yemek, yemek sonrası pazar programının aşırı anlamsız olduğu gerçeğiyle pişmanlık girdaplarında boğulmaya başladım(resmen ajitasyonda bir dünya markasıyım). 

Pişmandım ama iki oyuncağı alacak kadar güvenilirliğimi sarsmaya da yanaşmıyordum. Bir daha hayır dedim ve tezgahtan bebek arabasını sürerek uzaklaştım. Demir ağlayarak peşimden geldi ve kucağıma almaya çalıştığımda o çok çok acaip şey oldu. Kocaman çocuğum, kucağımda balık gibi çırpınarak ve tutmama imkan vermeyerek kollarımın arasından kaydı ve yere oturdu. Sonra yüzüstü yere yattı. Ağlayarak, sümükler ve göz yaşlarıyla ve de hala birki birki diye benden başka kimsenin ne dediğini anlamadığı o uydurma sözcüğü bağırarak. Çocuk yerde, pazara akın eden insanlar sağından solundan geçiyorlar ve ben ayakta bir filmin inanılmaz bir sahnesini izler gibi, sanki olayların içinden değil de dışardan bir yerden izliyormuş gibi öylece baktım. 30 saniye filan sanırım. Sonra bir oyuncağın parasını tezgahtaki kadına verdim, derin bir nefes tüm gücümü topladım, çocuğumu yerden kazıyıp omzuma atıp, diğer elimle de bebek arabasını sürerek pazardan resmen kaçtım. Bu arada çocuk omzumda hala bağırarak birki birki diye ağlıyor, ama o ilk çırpınmaya göre daha az çırpınıyor ki kucağımda zaptedebiliyorum. 200 metre filan öylece yürüdüm. O yol boyunca, bu annelik işinde nasıl bir hata yaptım da benim çocuğum da istediği şey olmadığında yerleri yalayan bir çocuğa dönüştüden tutun da, Caillou'nun annesi kadar olamadım, o olsa kesin ağlatmadan bir orta yol bulup çocuğu arabaya oturtmanın bir yolunu bulmuştuya kadar, bir yığın şey düşündüm. Sonra Demir'i bebek arabasına oturtabileceğime inandığım bir an oturtup eve kadar resmen bebek arabasını koşarak sürüp, yolda aldığım tek oyuncağı eline verince zınk diye susan çocuğuma hayret ederek yaşadıklarımın bir rüya olması için dua ettim. Tabi değildi. İşin garibi çocuk tek oyuncakla, sanki zaten en başından beri istediği buymuş gibi sakindi ve ben bu vahşeti neden yaşadık hiç anlamıyor gibiydim. Eve girdik, kapıyı kapattık ve ben böğürerek ağlamaya başladım. Oğlumun önünde. Ve  beni bugün çok üzdün diye O'nu suçlayarak. Zaten zor sakinleşmiş çocuk, beni öyle görünce çizgi filmlerde göz pınarlarında gözyaşı biriken çizgi karakterler gibi oldu. "Anne ayaş gonuş". Anne yavaş konuş, bağırma. Azcık da sessiz sessiz ağladıktan sonra sakinleştim. O kadar histerik çıkıştan sonra, en büyük idolüm anne olan Caillou'nun annesi gibi sakin bir konuşmayla Demir'e bir konuşma yapıp, biraz kek yedirip süt içirip uyuttum. Göğsüme çökmüş gibi hissettiren çaresizlikler, pişmanlıklar ve ulan ben bu işi kotaramıyorum sankiler eşliğinde. 

Ve şu an yukarda anlamsız ve gereksizce bütün detaylarıyla anlattıığım, kısaca hamsi gibi çırpınan çocuk sendromu diye özetleyebileceğimiz bu nalet durumun tekrarlanmasın ve ben yaşadım bari başka analar yaşamasın diye ömrümü bu sendromla savaşa adayacağıma, Caillou'nun o herşeyi mükemmel yapan, her zorluğu çocukları ağlatmadan çözen, kendisini de bırakın ağlamayı kati suretle sesini dahi yükseltmeyen annesi adına yemin ediyorum. Ey türk anneleri!Bu menem sendrom bizim kaderimiz olmasın. Elele verelim, çırpınan hamsi çocuklar sendromunu, akıllı uslu derya kuzularına dönüştürelim. Yapalım bunu nolur ya. Bakın yoksa yine ağlarım.

17 Haziran 2015 Çarşamba

Emzirmek, anne sütü, memeden kesme ve bir annenin bunalımı


Baya bunalımdayım. Ruhum mutsuzlukla dolu. Aslında daha kötüydüm, iyi oluyorum sanırım. Bunu hem konuşup, herkese hissettiklerimi anlatmak istiyorum hem de hiç tam olarak anlaşılamayacağımı düşünüp hiç konuşmadan susmak. Daha önce de satır aralarında bahsetmeden duramadığım üzere emzirmeyi çok seviyorum. Çünkü emzirmek, 30 yıllık hayatımın en mutlu, en işe yarar, en mucizevi, en  büyülü, en gerçek, en acaip, en duygusal, en kendimi bir ağaç gibi doğanın ve evrenin bir parçası hissettiğim, hiç zorlamadan, kendiliğinden akan, yolunu bulan ve bütün hücrelerime mutluluk pompalayan tecrübesi. İki yıl boyunca günde ortalama on kez, litrelerce sütle, gece gündüz çocuğumu beslemekten tek bir an, bir küçücük an bile sıkılmadım. Yorulmadım. En ufak fırsatta mızırdandığım kocama gece defalarca emzirmeme rağmen uykusuz kaldım diye söylenmedim. Hastalıklı ve biraz ürkütücü geliyor bazı kulaklara bu açıklama hissediyorum. Ve bunu hem anlıyor hem de hemen arkasından hiç anlayamıyorum. Anne sütü hayatım boyunca varlığından haberdar olduğum en mucizevi ve kusursuz besin. Küçük ve savunmasız bir yenidoğan için bile, ve hatta özellikle onlar için muhteşem. Israrla aksine dair birçok söylentiye maruz kalsak da, bacakları kucağınızdan sarkan 2 yaşındaki çocuğunuz için de hala en et sulu ve sebzeli çorbadan daha besleyici ve koruyucu. Ve ılık, ve temiz, ve kolay, ve bedava. Ve emzirmenin içinde dokunmak, koklamak, tanımak ve güvende hissetmek var. Huzur var. Bunun üzerine kitap yazabilirim. Her neyse. Olaylar gelişti ve benim tatlı çocuğum zaten önüne koymasak pek aramadığı yemeklerin yüzüne hiç bakmaz oldu ve hayatının geri kalanını memeye yapışık geçirmeye karar verdi. Ben de akabinde, hiç istemeyerek artık emzirmeyi sonlandırmanın vakti geldiğini kabul ettim mecburen. Azaltarak kesmeye o kadar halim yoktu ki. Resmen pedagogdan randevu alıp, izin isteyip(!), ben hiçbir şey sürmeden, tiksindirmeden ve azaltmaya çalışıp uzatmadan birden keseceğim nolur olmaz demeyin dedim. Olmaz dedi. Bir öğün bile azaltsan her gün ve bu kadar sık emzirirken bu değişim senin için farkedilir olmasa bile , Demir için hissedilir olur dedi. O konuştu, ben konuştum tamam demek zorunda kaldım ama ikna olmadım. Demir yine uyanır uyanmaz, öğle uykusundan hemen önce ve hemen sonra ve akşam yemek için sofraya oturduğumuzda ben ilk lokmamı ağzıma aldığımda ve diğer başka bir sürü anda meme diye tutturacak, ben hayır desem de oyalasam da bir seferlik atlatsam da ertesi gün aynı tas aynı hamam olacaktı. Çok enteresan bir şekilde olmadı. Bu hikayeyi bana başka biri anlatsa, bir yerleri atlıyor diye düşünürdüm. O görüşmeden sonra Demir'e meme vermeyi her reddettiğimde(sen artık büyüdün bizimle yemek yiyeceksin meme emmeyeceksin, abi oldun iki yaşını bitirdin, abiler meme emmez, bak ömer abiye çağan abiye, bebekler meme emer bak Berene, sen şarkı söylüyorsun, okula gidiyorsun sen çok büyüdün artık gibi sözel, ya da meme diyen çocuğa süt mü ayran mı diye sorarak kafa karıştırmalı ve ya da talep anında kuş uçtu, kamyon nerde, at arabası mı o gelen gibi hedef şaşırtmalı gibi yöntemlerle) neredeyse başarılı oldum. Artık meme yok dediğimde açıp işte burda dediği için ilk günden o saçma söylemi bıraktım. Demir birkaç kez ağladı, her gün istemekten vazgeçmedi, aç olduğu için saçma sapan şeylere sinirlenip, olmadık tepkiler verdi.Uykular en zoruydu. Demir emziği bırakmış gibiydi ve ben memeden kesme işi bitmeden bırakmasını istemiyordum. Uykudan önce meme istediğinde, yine su, süt, ayran teklif ettik, genellikle suyu kabul etti. Sonra emziğini alıp uyudu. Gece uykuda emziği için önce gece uykuda emzirmeye devam ettim. Ama azaltmaya da gayret ettim. Bir kere emziriyorsam, ikincide su verip uyutmaya çalıştım. Çok şaşırtıcı bir durum benim için ama uyudu. Yarın azaltma girişimine başlamamızın üzerinden tam iki hafta geçmiş olacak. O görüşmeden önce günde minimum 7 kere emzirdiğim çocuğumu önce günde iki kere, sonra sadece bir kere emzirmeyi becerebildim. Son 42 saattir hiç emzirmedim. Kesmeyi başardık sanırım. Demir için biraz zorlu benim için baya bunalımlı bir iş oldu. Demir bu iki haftada, her zaman yediğinden de az yedi. Ve ben çocuğum yemezken, sütle dolup beton gibi olmuş göğüslerim de psikolojimi ve kararlılığımı bozarken defalarca vazgeçip, Demir'i kucağıma alıp emzirmek istedim. Yapmadım. Dün gece ağrıdan uyuyamayıp, son kez biraz süt sağdım ve iki haftanın sonunda ilk kez bu akşam buz koymadan, sağmadan rahatça uyuyabilecek duruma geldim.Yarın ne olur bilmiyorum. Demir için memede geçen bu 25 ay 11 gün yeterli olmuştur umarım. Benim için yeterli olmadığı kesin. Nerede bebeğini emziren bir anneye boynu bükük ıslak gözlerle bakan, ya da dayanamayıp aralarına girip o huzura ortak olmaya çalışırken köstek olan bir manyak görürseniz o benim. Artık hikayemi biliyorsunuz. Hoşgörün. 

1 Nisan 2015 Çarşamba

Hayatımın en mutlu günü


"Hayatımın en güzel günüydü. Bilmiyordum." diyordu ya Masumiyet Müzesinde Kemal. Ben biliyorum. Ömrümün, geçmiş ömrümün kesin, muhtemelen gelecek ömrümün de, en mutlu günlerini yaşıyorum. Sadece dokunmakla, koklamakla, öpüp kucaklamakla, bir yandan çarklı gevrek gülücükle, birini canından ve hayatındaki her şeyden çok çok çok sevmekle ilgili bir mutluluk bu. Kendimi işe yarar hissettirecek bir işim olmamasının eksikliğini, bakımsızlığımı, asosyalliğimi, her gün yaptığım angarya işlerin yorgunluğunu, memleketteki uğursuzlukları, arkadaşlarıma özlemimi, hayatımdaki bütün umutsuz ve mutsuz hisleri örten, azaltan, yok eden ve bunu usulca, hafifçe ve pamukça yapan bir mutluluk. Ömrümün en biricik, en eşsiz, en kendinden başka hiçbir şeye ihtiyacı olmayan mutluluğu. Markete ben önde sen arkada(benim bir gözüm arkada) anne ördekle yavru ördek gibi yürürken, gece uyumadan seni emzirirken söylediğim minimini bir kuş şarkısına memeyi kati suretle bırakmayarak aradan ellerini kurtarıp alkış yaptığında, seni yıkayıp öğle uykusuna yatırdıktan sonra mutfakta sen uyanmadan yemeği pişirmeye çalışırken ortada hiçbir şey yokken yani senle aynı odada bile değilken, birden senin içeride uyuyan yüzünü, banyodan sonra yumuşayıp kabaran avuç içlerini düşünüp göğsümü şişirip bana derin bir nefes aldırıp sonra da acaip acaip gülümseten bir mutluluk. Sen bana "annemm" dedikçe depreşen, yaptığın her yeni ve ilginç şeyi, karşılaştığın bütün acaiplikleri bana göstermeye çalıştığında coşan, koluma sarılıp çizgi film izlerken kabarıp taşan en sevdiğim his. Şükürlerimin sebebi. Demir sana çok borçlu hissediyorum kendimi. Laf olsun diye değil ama gerçekten. Sanki bilmediğim bir rahatsızlığım varmış da sen beni bu mutlulukla iyileştiriyormuşsun gibi. Ruhumu değil sadece. Bedenimi de. Tek tek hücrelerimi temizleyip, gençleştirip, mutlu ediyormuşsun gibi. Yine teşekkürler. Elimden karşında mutluluktan titremekten, seni öpüp koklamaktan ve günde 3 kere parka götürmekten başka bir şey gelmiyor gibi şu an. Muhtemelen ilerde de ödeşemeyiz ama elimden geleni yapacağıma söz verebilirim. 
Anne ördek sözü. 

14 Mart 2015 Cumartesi

22.5


Oğlum. Arkadaşım. Demir. 
 22 buçuk aylık oldun. Oğlum git dolaptan bir tane bez getir deyince bezini getiren, ben bulaşık makinasını boşaltırken tencere kapaklarını doğru dolaba plastik kapları doğru dolaba götüren, her akşam uyumadan önce aynı kitapları önce bana sonra babasına okutan, bana küstüğünde bile teselliyi benim kucağımda arayan gözümün nuru büyüdün.
 22 ay dediğin nerdeyse 24 ay demek. 2 yaş zaten bütün dillerde artık kesinkes bebek değil, çocuk demek. Tek parça tulumlar giydirip bacakları koltuktan aşağı sarkan küçük adamı emzirmeye devam ederek bebek kalmasını sağlayamayacağımı kabul etmem gerek. O kadar zor ki.Hem artık bu tek kelimelik muhabbetlerimizin cümlelere terfi etmesini istiyorum hem de sadece benim bu kadar iyi anladığım bu dilde konuşmaya devam etmeni. Hem meme meme diye diye yemek yemediğin için sana acaip kızıp hem de memeden kesmeden önceki son emzirmenin hüznünü filan hayal edip ağlamaklı oluyorum. Bazen durup dururken kollarını açıp boynuma sarılıyosun, elim acıdı filan deyince gelip cici cici yapıp öpüyosun, öğlen uykusundan uyandıktan sonra mutlaka battaniyene sarılıp bulut yastığınla salonda koltukta biraz çizgi film keyfi yapmak istiyosun, sabahları uyanıp bırt bırt sesleri çıkararak tuvalete gitmek istiyorsun. Boyaları, kitapları ve en çok tekerlekli her şeyi çok çok seviyorsun. Bu zamanlarında sürekli etrafında 2 yaş krizi denen bişeyden bahseden insanlar var. Erken iki yaş krizi, bitmeyen iki yaş krizi, niye ağlıyo iki yaş krizi mi, ah iki yaş krizi çok zor filan gibi. Bazen beni çok zorladığın doğru. Mesela evde okul okul diye tutturup seni okula götürdüğümde kapıdan girmemek için diretip ağladığında. Ama keç kere oldu sadece bir kere. Ya da kavanoz çekmecesini açma dememe rağmen inatla açıp köri kavanozunu döküp bütün evi günlerce köri kokutman gibi. Şimdi suç sende mi iki yaş krizinde mi o kavanozu ağzı tam kapalı bırakmayan bende mi? O an biraz kızmış olabilirim ama aslında çocuğum keşfetmeyi seven çevresine ilgi duyan bir çocuk diye alnından öpmeliydim belki seni. Her neyse sonuç olarak bir kriz filan atlattığını düşünmüyorum. Bunun adı iki yaş kriziyse inan 30 yaş krizi diye de bişi var ve kapris&trip sıklığına bakılırsa benim yaşadığım(ve yaşattığım)  seninkinden daha ağır. Büyüyorsun, değişiyorsun ne olması gerekiyorsa onu yaşıyorsun.Seninle büyümek, seninle yaşamak ve bir hayatı paylaşmak muhteşem. Seni tam da bu halinle, hala kucaklanabilir bu boyutunla, çarpık çurpuk konuşmanla, bebek olmamana rağmen devam eden süt kokunla, tek el havada o oturup kalkmalı dansınla ve diğer bütün her şeyinle aşırı aşırı ama aşırı seviyorum.
Bana "annem" deyip kalbimi eriten, burnumu titretenimsin.
Öpücükler ense köküne, sağ elinin işaret parmağının boğumdaki bene ve uykuda kapanmış kepenk kirpikli gözlerine geliyor bu akşam.
Hadi mucuk:*

12 Aralık 2014 Cuma

Bibuçuk


Demir'cim. 19 aylık oldun. Çok garip. Yataktan düşersin diye ödümün koptuğu günler dün gibi. Şimdi gözün kapalı, poponu sektirerek, tek ayak üzerinde filan iniveriyosun yataktan. Kendi etrafında dönerek, ellerini yere koyup bir ayağını havaya kaldırıp biraz hip pop biraz semazenvari acaip bir şekilde dansediyorsun, araya serpiştirdiğin 15-20 kelimelik türkçeyi rusça-arapça karışımı gibi tınlayan bir başka dile yedirip baya baya, uzun uzun konuşuyorsun. Sen ağlarken ben sana(bunu nerden öğrendim hiç bilmiyorum) "Oğlum ağlamak istiyorsan, gidip mutfakta ağla lütfen, gürültüden başım ağrıyor" deyince, gidip mutfakta ağlamaya devam ediyorsun(öğrendiğim yere göre ağlamayı kesip, benimle salonda kalman gerekiyordu). Baban akşam zili çalınca koltuktan aşağı atlayıp babaa diye kapıya konuşup şen kahkalarla gülüyorsun. Eve gelen her misafiri elinden tutup, kendi odana götürüyor, oyuncakların başına oturtuyorsun. Çok güzel kalem tutuyorsun. Boyaları, kitapları, kağıtları seviyorsun. Berksan'ın Gel gel şarkısının nakaratına eşlik ediyorsun ve şarkıyı müziğin ilk notasından tanıyorsun(Buna çok şaşırıyorum, çünkü ben tanıyamıyorum). Su birikintilerini hiç affetmeyip illa üzerinde zıplıyorsun. Biri sana hoşuna giden bişey yaparsa, mesela seni kucağına alıp uzun uzun döndürürse, o kişiyi durdurup, annee diye benim o olayı izlediğimden emin olup, sonra tekrar devam etmesini istiyorsun(kendini kucağa aldırıp, kafanı arkaya atarak mesela, konuşarak değil tabi:)) Şımarınca, mesela oyun grubunda balon partisinde, kendini yere atıp çığlık atıyorsun(bunu yapmasan nasıl olur?). Öpüyorsun, sarılıyorsun, kucağımda mayışmaktan hoşlanıyorsun. Bugün düşündüm de. Senden önce baya mutlu bir hayatım olduğunu düşünüyordum. Mutluydum yani. Dünyanın en kusursuz tenine dokunmadığım için, onun eksikliğini hissetmiyordum. En mis kokulu çiçek ne mesela. O kokudan milyon kez daha mis kokan boynundan habersizdim. İçimi eriten mahçup gülüşünü, uyumak için her yeri bırakıp gelip inatla göğsüme yatışını, sen göğsüme yatınca, bütün hücrelerimi tek tek ve ilk kez hissediyormuşum gibi bir saçma ve muhteşem bir his yaşayacağımı ve burnumu başına gömüp, her defasında sinsice gülümseyeceğimi bilmiyordum. O zamanki de mutluluk da işte, cahil bir mutluluk.
Yine teşekkür ederim çocuğum, bütün bu histerik ve çoşkulu ruh hali için.
Yaşadığımı hissettirdiğin için.
Ayak tabanlarındaki kadife katman için.



6 Kasım 2014 Perşembe

Emzirmek, anne sütü, meme grevi ve bitakım başka sayıklamalar


Bu yazıyı yazmaya Demir 3 aylıkken karar verdim. Aslında tam 3 aylık 8 gündü. Doğduğu ilk günden beri, sanki karnımda meme emme üzerine uzun uzun çalışmış ve uzmanlığını almış gibi, hiç sorun çıkarmadan ve otoritelerin bütün saat sınırlamalarına rağmen(bilmem kaç saatte bir emzireceksiniz gibi)  kulak asmadan çok profesyonelce ve bize dayatılmaya çalışılandan çok daha sık emen, her emzirme öncesi heyecandan eli kolu ayağı birbirine karışan, sonrasında mutlaka ama mutlaka bi gülücük atıp uyuyan bebeğim ansızın meme grevine girmeye karar verdi. Hayatımın en çaresiz ve mutsuz günüydü. Hiç abartmıyorum. Az önce saydığım umut vaat eden nedenlerden dolayı 2 yaşına kadar emzirmeyi istediğim ve bebeğimi emzirdiğim saatleri hayatımın en mutlu, en işe yarar, en duygu yoğunluğu tavan yapmış anları olarak gördüğüm için minik, süt kokulu bebeğimin birdenbire meme emmeyi reddetmesi resmen hayatımı kararttı.
 Saat başı çılgın bir istekle beslenmek isteyen oğlum, O’nu emzirme yastığına yatırmaya yeltendiğim anda ağlamaya başlıyordu. Sadece uyurken emiyordu ve bu da gündüz sadece 3 kere emmesi demekti. Hiç kimseden böyle bir şey duymamıştım. Daha yeni İstanbul’dan gelmiştik, yolda Demir yorulmuştu, terlemişti, rahat edememişti, ondan mı deyip kendimi suçladım. Acil randevu alıp doktorumuza gittik. Doktorumuz olan hanım, bana uyduruktan birkaç soru sorup sonra da kendi kızının da böyle memeyi reddettiğini, bir daha hiç emmediğini, mamayla büyüdüğünü, ama sapasağlam olduğunu söyledi. O doktorla o dakika işimiz bitti. 
Belki kendince haklıydı ama duymak istediğim bu değildi. Demir o günden itibaren mama almaya başlasa, çok sağlıksız bir çocuk olacağını düşünmüyordum tabi. Sadece hormonlarımın, vücudumun, yaradılışımın ve süt dolu taş gibi olmuş göğüslerimin bana gösterdiği yolu takip etmek istiyordum. Çocuğumu en doğal, en zorlamasız, en olduğu gibi, en mucizesine inandığım yolla, emzirerek beslemek istiyordum.  Başka bir doktordan randevu aldık. Doktor idrar tahlili istedi. Ama bütün gün çok az beslenmiş çocuğumun vücudundan idrar için harcanacak sıvı çıkmıyordu. Bezi kupkuruydu. Kupkuru bezin nasıl kocaman bir mutsuzluk olabileceğini hiç düşünmemiştim. O güne kadar her sabah uyanıp, Demir’in bezini açıp, minicik oğlumuzun nasıl bu kadar çok çiş yaptığına şaşıp, o bezin en az bibuçuk kilo filan geldiğine birbirimizi ikna etmeye çalışıyorduk. Ne güzelmiş o her noktası çiş dolu bezler ah. Ahhhh ah! 

Bu arada internette sürekli bu durumla ilgili bir şeyler bulmaya çalışıyordum ve bir yığın nursing strike/meme grevi yazılarına denk geldim. Genellikle 3 ay civarı görülüyordu, annenin parfümünü(ki ben kullanmıyordum), şampuanını(evet değiştirmiştim:/) değiştirmesi, ortamın değişmesi, bebeğin etrafındaki kişilerin değişmesi gibi bir sürü nedeni olabilir yazıyordu. Bazı anneler bebeklerinin bir daha hiç emmediklerini yazmış, bazıları da bikaç gün içinde tekrar emzirmeye dönebildiklerini. O kadar çaresizdim ki, Demir’i emziremiyorsam ne faydam var, benim anne olmamın ne anlamı var(büyük salaklık şimdi görüyorum,korkmayın), altını değiştirip uyutan başka birisi bakabilir artık çocuğuma gibi milyon tane depresif  ve saçma düşünceyle kendimi bir günde on yaş yaşlandırmayı ve çürütmeyi başardım. Bu arada Demir’e ısrarla mama vermiyordum, uyuduğunda emziriyordum ve sağdığım sütü idrar tahlili isteyen doktorun tavsiyesiyle şırıngayla ağzına sıkıyordum. Sonunda yavrum idrar örneği için gerekli sıvıyı verdi ve biz sonuçlar iyi mi çıksın kötü mü çıksın bilemediğimiz testin sonuçlarını beklemeye başladık. Demir aç ama mutluydu. Gülüyordu, aguluyordu, sanki rejime karar vermiş mutlu ve kararlı bir bebekti. Bütün anne olan arkadaşlarımı aradım, sosyal medyadan tanıdığım belki bir faydası olur diye inandığım insanlara mail attım, anneme ağladım, Erman’a ağladım, Demir’le konuştum olmadı. Banyoda, yürüyerek, karanlıkta, müzikte, tam sessizlikte, açık havada ve daha şu an aklıma gelmeyen muhtemel bütün farklı şart ve pozisyonda emzirmeyi denedim. Belki biraz memeyi alıp birkaç yudum alıyordu Demir, ama sonra geri bırakıp huysuzlanıyordu. Yediğim bir şeyden mi oldu dedim, sütümün tadına baktım, buzluktaki sütleri vermeyi denedim, biberonla vermeyi denedim, parmağımla yalatmayı denedim, denedim, denedim, yoruldum. Gece oldu. Demir uykuda eskisi gibi 2 saatte bir emdi, oğlumun karnı doydu, biraz olsun rahatladım. Ertesi gün test sonuçları çıktı ve her şey normaldi. Herhangi bir hastalık, enfeksiyon Demir’in meme grevinin sorumlusu değildi. Aynı hastanenin randevu alamadığım ve güvendiğim bir doktorunu koridorda pusuya yatıp bekleyip yakaladım ve ona dünyanın en acıklı sesiyle durumumu anlattım. Şampuanımı değiştirip değiştirmediğimi(değiştirmiştim), regl olup olmadığımı(olmamıştım), yakın zamanda düzenimizde büyük bir değişiklik olup olmadığını(İstanbul seyahati) sordu. Sessiz ve karanlıkta, uykuya yakın ya da uyurken emzir, vazgeçme dedi. Duymak istediğim buydu. Sonunda. O gün Demir biraz karanlıkta, biraz açık havada, biraz şırıngayla uyanıkken emdi. İnsanın bir şeyin kıymetini kaybedince anlayışının bilmiyorum kaçıncı örneğiydi. Ertesi gün daha çok emdi. Ve 3. Günün sonunda Demir biraz zayıflamış, ben mutsuzluktan yaşlanarak tarihe geçmiş bir şekilde bu meseleyi kapattık. Bugün Demir tam 18 aylık. Olayların böyle geliştiğine ve kucağıma atlayıp memee diye bluzümü çekiştiren bir küçük danaya sahip olduğum için çok mutluyum.

Bu yazıyı yazıp yazmama konusunda çok tereddüt ettim. Anneler için emzirme meselesinin farklı anlamlar taşıdığının farkındayım. Bu yazı, bütün anne-bebek-meme üçlüleri için ideal bir hayat öngörüsü yapmıyor. Demir ve benim için, benim şu an arkaya dönüp baktığımda iyi ki o kadın doktoru dinlememişim dediğim bir tespit yapıyor yalnızca. Ben emzirme meselesine, kendimi frenlemeye çalışsam da biraz fazla takıntılı olduğu hissedebiliyorum. Bunda bizim ailede klasikleşmiş uzun süre emzirme hikâyeleri ile büyümüş olmamın etkisi çok fazla muhtemelen. Annem 3 yaşına kadar, ben 2.5 yaşına kadar sadece anne sütü ile beslenmişiz. Yani arada ekmek peynir filan tırtıklamışızdır belki ama memeden kesilip katı gıdaya geçtiğimizde sindirim sistemimiz katı gıdalara alışık olmadığı için hasta olacak kadar süt temelli beslenmişiz. O günlerde kabul etmesem de bu hikâyeler üzerimde mutlaka baskı oluşturuyordu. Annem telefonun ucunda çaresizce, belki benden daha çok üzülürken Demir’in meme grevine, sohbet arasında bizde hiç böyle bir şey görülmedi kızım derken istemeden canımı acıtıyordu(Canım annem yazıyı okuyorsan hemen üzülme, beni üzmek istemediğini tabi ki biliyorumJ). Yaşadığımız dönemde anne olmanın en çok neyini sevmiyorum biliyor musunuz? Etrafta müdaheleci o kadar çok ses var ki gürültüden kendi sesimizi duyamıyoruz. Emzirme meselesi bunun en iyi örneği sanırım. Kendi ailemiz, anne olan arkadaşlarımız, anne olmayan arkadaşlarımız, benim gibi anne blog yazarları, internetteki forumlar, makaleler, haberler, komşu teyzeler, kayınvalideler, kuzenler, görümceler, reklamlar…Mesela o kadar çok “6. aydan sonra anne sütü azaldığında…” diye devam eden reklama maruz kalıyoruz ki, bana Demir’in 6. ayında da bir haller oldu. Doktorların da o zamana kadar satır aralarında verdiği mesajla sütümün kalitesinin aniden 6. ayda düşeceğini ve bebeğimi yeterince besleyemeyeceğini düşünmeye başladım. Yani buna düşünmek denemez. Buna aklım inanmıyor da, dünyanın geri kalanı yalan söylüyor olamaz diye inanıyormuş gibi mi yapıyordum bilmiyorum. Ama sonuçta etkilendim ve o ay katı gıdaya geçiş yapacağız ve Demir’e iki kaşık yoğurtla biraz meyve püresi yedireceğim diye oğlumu doğru düzgün emziremedim. Emzirememişim. Ay sonu doktor Demir’i tartıp ancak önceki ayın üçte biri kadar kilo aldığını ve bir şeyleri yanlış yaptığımı söyleyene kadar. Orda O’na bana sütümün kalitesinin ve besleyiciliğinin düşeceğine beni inandırmasının yanlışların en manyakçası olduğu söylesem fena olmazdı. Neyse katı gıdaya biraz geç başlamaya karar verdik. O ay da, sonraki ay da, hatta memeyi kesene kadar Demir’in gelişimi ile ilgili bir sorun olmadığı sürece anne sütünü beslenmenin temeline koyduk. Yaptığım bu tercihin 100% arkasında mıyım? Değilim sanırım. Demir’in pilav, makarna ve pirzola dışındaki hiçbir yiyeceğe sempati duymuyor olması ve sofraya otursak bile beni masadan kaldırıp, emip, sonra belki minnak midesinde yer kaldıysa bir şeyler yemesi beni biraz düşündürüyor. Emzirmeyi kestikten sonra düzeleceğini umuyorum. 

Konuyu çok dağıttım ve çok uzattım. Topluyorum. Kendimle ilgili bazı endişelerim var. Anneliğimi emzirmeyle fazlasıyla bağdaştırdım. Demir’in beni o emzirdiğim için bir tık daha fazla sevdiğini düşünüyorum ve o tıkı çok önemsiyorum. Oğlumu emzirirken, tıpkı karnımda bir beden içinde beraberce yaşadığımız zamanlardaki gibi yakın olduğumuzu hissediyorum ve ikimizin arasında başka kimseyle yaşamadığımız böyle mucizevi ve böyle özel bir şey olmasını çok seviyorum. Memeden kesme sürecinde bir psikoloğa görünmem gerekebilir. Yazdıklarım size fazlaca hastalıklı da gelebilir. 

Bu yazıyı benimle aynı şeyi yaşayıp, internette çaresizce umut arayan bir anneye biraz moral olur belki diye yazdım. Normal şartlar altında bir bebek için en iyiyi annesinden daha çok kimsenin düşünemeyeceğine inanıyorum.

 Bütün anneler ve güzel bebekleri, hepinizi seviyorum. 

Dünyanın en mutlu ve en korkak ve en cesur ve en ürkek kabilesi olduğumuzu düşünüyorum.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

"Biz"im Hikayemiz❤


Geçen sene bugün. Hamileliğimin 41. Haftası. Tam olarak 40+4. 38. Haftadan beri her an doğuracağım diye bekliyoruz. Herkesin gözü göbeğimde. Haftalardır vücudumu dinliyorum ama defalarca okuyup, dinlediğim hiçbir doğum sinyali yok. O kadar uzun zamandır bekliyormuşum gibi geliyor ki artık birkaç hafta önce düşündükçe tansiyonumun düştüğü, dizlerimin titrediği normal doğum gerçeği canımı bile sıkamıyor. Çılgınca ve hemen karnımdaki bebeğimi kucağıma almak istiyorum. Doktor tavsiyesi üzerine günde iki kez yarımşar saat yürütülüyorum. Hızıma yetişemeyen annem ve sevgilim sürekli nöbet değiştiriyor. 13. Kattaki evimize merdivenden çıkıp, merdivenden iniyorum. Dik ve mağrur ve hala inadına gökyüzüne uzanan göbeğime baktıkça bu yaptıklarımız çok saçma geliyor. Ama o kadar sabırsızım ki artık bütün çılgınlıkları yapmaya hazırım(şimdi aklımdan not: eninde sonunda doğuracağım, içimde kalmayacak minik yavrum, sakin!). O gece hıdırellez. Annem, yürüyüşlerden, o kadar merdiven inip çıkma sonucu hamlayan bacaklarıma inat hiç oralı olmayan göbeğimden umudu kesmiş, umudu Hıdıra bağlamış. Hepimizin eline kağıt kalem tutuşturup dileklerimizi çizmemizi istiyor. Tabi ki dilekler hep aynı. Kucaklarında Demir’le gülümseyen Funda, Erman. Gece yarısı anneler inip gül ağacına gömüyorlar dilekleri. 6 mayıs oldu artık. Biz de, bugün de doğuramadım diye yatmak için hazırlanıyoruz. 


Tuvalete gidiyorum ve bana aylar gibi gelen günlerdir beklediğim işaret. Nişan geliyor. Ağrısız ve düzenli kasılmalarım da var. Zaman tutuyoruz 9 dakikada bir. Ama hiç ağrı yok. O kadar mutluyum ki. Sonunda girdik o yola. Bir şekilde kucaklaşmamız artık çok yakın. Nişanın da bu sıklıktaki ağrısız kasılmaların da acil doğum belirtisi olmadığını biliyoruz ama sonunda bu noktaya gelmiş olmanın heyecanı ile doktoru arıyoruz. Vurun kafayı yatın diyor doktor. Hevesimiz kursağımızda ama gözler cin gibi yatıyoruz. Anneler heyecan yapmasın diye onlara bir şey söylemiyoruz. Birkaç saat kanama hafif de olsa devam edince yine dayanamayıp yine doktoru arıyoruz. Doktor istediğimiz zaman hastaneye geçebileceğimizi, sabah gelip kontrol edeceğini söylüyor. Anneleri kaldırdık. Çantamızı aldık. Pilates topunu bile aldık. Sabah 5te hastaneye geçtik. 
 Sancılar biraz daha şiddetlenmeye başlanmıştı artık. 8:30da doktor geldi. Açılma var mı kontrol etti. Yoktu. Açılma başlasın diye rahim ağzına ilaç koydu. Lavman yapıldı. Doktor gitti. Sancılar biraz daha şiddetlendi. Ama dayanılmayacak gibi değildi.NSTde sancı şiddetinin 70-80 civarını gösterdiği zamanlardı. Öğlen doktor tekrar geldi. Açılma başlamıştı. Sezin geldi. Sezin geldiğinde sancılardan canım yanıyordu. Çok çaktırmamaya çalışıyordum. Annemler geç gelsinler bizimle o kadar uzun hastanede beklemesinler istemiştik ama öğlen artık durdurulamaz olmuştu annem, hastaneye öğlen 1 gibi geldiler. Duş almak istedim. Banyoya girdim. Sancı geldiğinde zorlanıyordum ama duş iyi gelmişti. Çıktım, kurulandım. Artık doğum odasına geçmiştim.  14:00 de anestezist geldi. Epidural takıldı. Hiç hoşuma gitmedi o his. Belime bir metal kablo sokup bir an elektrik vermişler gibi. Ama ilaç verilmeye başlanmadı. İstemedim. Daha dayanabilirmişim gibi geldi. Ama eninde sonunda anestezi isteyeceğimi düşünüyordum. Kendimi hiç epiduralsiz doğum yapabilecek kadar cengaver hissetmedim(şimdiki aklım olsa kesin denerdim). 
 Sancılar gittikçe şiddetleniyordu. Sanırım o vakitten sonra hep nstye bağlıydım. Sancı şiddetinin 100-120 civarını gösterdiğini hatırlıyorum. Hala anestezi almamıştım ve zor olsa da dayanıyordum. Pek sesim çıkmıyordu. Ah belim filan diye inliyordum sessizce. 16:30da tekrar doktor geldi. Muayene sonrası açılmanın beklediğinden iyi olduğunu söyleyip baya keyiflendi. 6-7 cm açılma vardı.  Doktor neden hala epidural almaya başlamadın, boşuna acı çekiyosun dedi. Dayanıyorum, normal süreci çok etkilemesin istiyorum dedim. O sırada doktor gülümseyerek, ya ne gerek var gibi bişiler söyleyerek ilacı vermeye başladı. Ve sonra gitti sanırım. Sanırım, çünkü bende sonrası yok. Bayıldım. Baya baya bayıldım. Gözüm karardı. Yatakta yattığım için düşmedim ama olduğum yerde karanlık ve sessizlik içinde yalnız kaldım. Ne kadar zaman sonra bilmiyorum gözümü açabildim biraz. 16:30a kadar telefonuma saat saat neler olduğunu not almışım. O saatten sonrası yok. Annem, Erman, hemşire başımda. Herkes bembeyaz. Sancılar durmuş. NSTde tık yok. Herkes korkak, panik halde. Bişeyler duyuyorum ama hayal gibi. Anestezist gelmiş. Doktor da gelmiş sanırım. Tek net hatırladığım annemin yüzü. Çok çok korkmuş ama çaktırmıyor. Hala O an, O’nu o kadar korkuttuğum için kendimi çok mutsuz hissediyorum. 
 Resmen epidural doğumu durdurmuş. İlaç fazla geldi, kalıbına güvendik, suni sancı gibi gerçek olmamasını umduğum bölük pörçük şeyler duyuyorum. Çok yorgunum, hatta kendimde bile değilim ama neden bilmiyorum hiç mutsuz değilim o an. Ne olursa olsun az kaldı, kucaklaşacağız diyorum. Bir yolunu bulacak, oğlum içimden çıkacak. Daha önceden suni sancı istemiyorum diye ısrar etmeme rağmen, hali hazırda elimizde olan benim güzel ve doğal sancılarım verilen epiduralle yerleyeksan olduğundan bana haber bile verilmeden suni sancı verilmeye başlanıyor. Bu ne diyorum. Neyseki cevap veriyorlar. Biraz sonra tekrar sancılar başlıyor. Ama öncekilerden çok daha acılı, çok daha yoğun. Yine de mutluyum. Az kaldı, biraz daha dayanacağım, oğlumu kucağıma alacağım. Bu kez de bu sancılara dayanayım diye tekrar anestezi vermeye başlıyorlar. Bu kez yavaş yavaş tabi. Tam hatırlayamıyorum değerleri ama ilk seferde birden 30 birim verdiyse, bu kez 5, 10, 15 diye yavaş yavaş artırarak veriyorlar.  Saatini hatırlamıyorum ama yavaş yavaş baskıyı hissetmeye başlıyorum ve ıkınmak istiyorum.
 Kollarımdan tutup beni yürütüyorlar. Sancılar şiddetleniyor şiddetleniyor. Belimin çok çok ağrıdığını hissediyorum. Ama sanırım sancılar arasından biraz uyukluyorum. Saat 8 gibi açıklık 10 cm oluyor. Ama doktorun biraz mutsuz olduğunu hissediyorum. Ikınmama izin vermiyor. Ben ıkındıkça Demir’in kalp atışlarının yavaşladığını söylüyor. Ve bunu duyduktan sonra ben kendimi çılgınca kasıp ıkınmamaya çalışıyorum. Doktor muayenede demirin saçlarına dokunduğunu ama yeterince aşağı inmediğini söylüyor. O an ve aslında hala 10 cm açıklıkta, saçlarına dokunulan bebeğimin daha ne kadar aşağı inmesi gerektiğini anlayamıyorum. O kadar yorgunum ki artık. Bir kez de yorgunluktan bayılmadan oğlumu kucaklamak istiyorum. Ben 10 cm açıklıkta tam 3 saat, biraz yürüyüp, biraz inleyip, biraz kusarak bekliyorum. 
O 3 saat nasıl geçti hala hiç bilmiyorum. Sonra doktor 11 gibi yanıma gelip ben daha fazla risk almak istemiyorum sezeryan yapalım diyor. İnanamıyorum. Sanki bana uğraşalım dese o yorgunluğa rağmen 24 saat daha uğraşmalıymışım gibi hissediyorum. Ama o halde, o kadar ilaca maruz kalmış, saatlerdir doğum sancısı çekmiş ve bir kez ayılıp bayılmş bir 41 haftalık gebe olarak hayır ben alırım o riski devam da diyemiyorum. Ben kim risk almak kim o anda. Doktordan, anestezistten, o empati yoksunu hamile hemşireden bir an nefret ediyorum. Evde ebeyle doğursam daha iyiydi gibi bişiler düşünüyorum. Tamam diyorum tamam. Benim tamam demekten başka bir seçeneğim yok şu an. 
Anestezist hastanede olmadığı için onu bekliyoruz. Önlüğü giydiriyorlar, sedyeye yatırıyorlar. Bu ihtimali hiç düşünmemiştim. Sezeryan prosedürü ne, nerdeyse hiçbir fikrim yok. Ermanla birlikte o yeşil örtülerle kaplı beyaz ışıklı soğuk ameliyathaneye gidiyoruz. Bütün vücudumu silip, sallıyorlar. Hala bunu ne için yaptıklarını bilmiyorum. Açıp okumadım, kimseye sormadım. Unutmak istiyorum sanırım. Bana bir daha bu kez de sezeryan için anestezi veriyorlar. Önüme perdeyi çekiyorlar. O kadar yorgunum o kadar yorgunum ki.
 Sarhoş gibi sayıklıyorum. 



Allahım nolur oğlumun çıkışını görmeden uyuyakalmayayım. Anestezist benimle sürekli konuşup bir ara bana sakız çiğnetiyor. Sonra Ermana makine hazır mı filan gibi bişiler diyor ve ben O sırada, hiç o kadar çabuk beklemezken hayal gibi havada oğlumu görüyorum. Saat 23:46.
Görüntü hayal gibi ama ses sonuna kadar gerçek. O kadar çok ağlıyor ki. Sayıklıyorum o sırada resmen. İyi mi diyorum. Herşey tamam mı? Oğlum çıktı mı, aşkım nerdesin, allahım ne çabuk bitti. Oğlum. Oğlum, oğlum. 
Çocuk doktoru baya bişi anlatıyor orda bana hiçbirini hatırlamıyorum. Oğlumu temizleyip giydirip yanıma getiriyorlar, yanağıma dokunuyor ıslak, ılık yanağı. Susuyor. 
Oğlum.
 Merhaba. 
Çok yoruldun, özür dilerim.
Vücudumum hiçbir noktası üzerinde o kadar etkim yokki oğlumu öpmek için dudaklarımı zor uzatıyorum küçük suratına. Resmen sarhoşum. Resmen aşırı dozda tıbbi müdahale zehirlenmesi yaşıyorum. Demiri odaya götürüp, benim yorgun ve bitik bedenimi de temizleyip toparladıktan sonra beni de yanına çıkarıyorlar. Baygın ve çok mutluyum. Buruşuk, kıllı oğluma bakıp Allah’ım ne kadar tatlı diyorum. 


6 Mayıs. Hıdırellez. Hayatımın en zor, en yorucu, en benzersiz, en canımın burnumda,  en muhteşem günü.
Saatini birtakım tıbbi müdahalelerle biraz kaydırdık ama, 6 Mayıs küçük bebeğimin dünyaya gelmeyi seçtiği gün. Hıdırellezin bana hediyesi. Benim bahar bayramımın adı Demir.

1 yıl sonra bile bu yazıyı yazarken burnumun direği sızlıyor be okur. Tüm hamilelere bebeklerine sağlıkla, mutlulukla bir avazda kavuşmalarını dilerim. Tüm baba adaylarına kendilerini hiç çaresiz hissetmeyecekleri, tüm anane, babaanne, dedelere ve tüm doğumhane kapısı ardında bekleyenlere korku içinde değil mutlulukla bekleyecekleri bir doğum dilerim. Bu dünyanın en eşsiz ve en zor ve en muhteşem tecrübesi. 
Bunu yaşamadan ölmeyi hiç istemezdim. 
Teşekkürler Demir. 
Minik bebeğim. 
Doğum günümüz kutlu olsun.